Dolar/TL47,90
0.08%
Euro/TL55,55
0.31%
Gram Altın6.860,77
0.48%
BIST 10014.082,10
0.64%
Brent Petrol$88,62
0.11%
Gümüş/Ons$65,86
1.16%
Politika

“İslami NATO” aslında Çin’e karşı mı? ABD Mekke Paktı’ndan ne bekliyor?

Mekke Paktı yalnızca bir “İslami NATO” mu? Washington Examiner’a göre Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, ABD’nin Çin stratejisinde kritik rol oynayabilir.

9 Eylül 2026

“İslami NATO” aslında Çin’e karşı mı? ABD Mekke Paktı’ndan ne bekliyor?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında şekillenen ve “Mekke Paktı” olarak adlandırılan yeni güvenlik mimarisi, ilk bakışta Orta Doğu’daki güç dengeleri ve İran’a karşı caydırıcılık üzerinden okunuyor. Hatta bazı çevreler üçlü yapıyı şimdiden bir tür “İslami NATO” olarak tanımlıyor.

Ancak Washington Examiner’da yayımlanan bir analiz, paktın ABD açısından çok daha büyük bir jeopolitik anlam taşıdığını savunuyor: Çin’in Avrasya üzerindeki nüfuzunu sınırlamak.

Bu görüşe göre Washington’ın yapabileceği en büyük hata, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan eksenini İsrail karşıtı bir blok olarak görüp dışlamak. Çünkü böyle bir politika Ankara ve özellikle İslamabad’ı Çin’e daha fazla yaklaştırarak Pekin’in Asya’dan Avrupa’ya uzanan kara koridorlarını güçlendirebilir.

Başkan Donald Trump’ın geçen ay Mekke Paktı’na destek vermesi de bu perspektiften değerlendiriliyor.

Avrasya'da iki yeni jeopolitik hat

Analize göre Avrasya'da birbirine paralel iki stratejik eksen oluşuyor.

İlk hat, Pakistan'ın Umman Denizi kıyısındaki Gwadar Limanı'ndan başlayarak Suudi Arabistan üzerinden Türkiye'ye ve İstanbul'a uzanıyor. Bunun merkezinde Pakistan-Suudi Arabistan-Türkiye üçgeni, yani Mekke Paktı bulunuyor.

İkinci hat ise Hindistan'dan başlayarak Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden Avrupa'ya uzanıyor.

Bu ikinci eksenin ekonomik omurgasını, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) oluşturuyor.

İki eksen yalnızca ticaret yollarını değil, enerji hatlarını, savunma işbirliklerini ve bölgesel güç mücadelelerini de temsil ediyor.

Washington'ın ilk refleksi İsrail'in bulunduğu ikinci ekseni desteklemek olabilir.

Ancak analizin temel tezi farklı:

ABD iki eksenden birini seçmemeli. Her ikisinin içinde de kalmalı.

Trump neden Mekke Paktı'nı destekliyor?

Trump geçen ay Mekke Paktı'na açık destek vererek Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın kendilerini daha anlamlı biçimde savunmak için bir araya gelmesinden “çok memnun” olduğunu açıklamıştı.

Analize göre Washington'ın bu yaklaşımının arkasında iki temel stratejik hedef bulunuyor.

Birincisi, İsrail ile Türkiye arasındaki giderek derinleşen rekabetin daha tehlikeli bir çatışmaya dönüşmesini engellemek.

İkincisi ve daha önemlisi ise Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan eksenini Çin'in nüfuz alanına terk etmemek.

Çünkü Mekke Paktı'nı ABD karşıtı bir “İslami NATO” olarak tanımlamak, tam da Washington'ın kaçınması gereken sonucu yaratabilir.

Üç ülke dışlandığı ölçüde Pekin için daha cazip ortaklara dönüşebilir.

Aynı anda dört ayrı rekabet yaşanıyor

Ortaya çıkan iki jeopolitik eksenin arkasında aslında birbiriyle kesişen birkaç farklı güç mücadelesi var.

İran savaşı sonrasında bölgesel liderlik konusunda Türkiye ile İsrail arasında rekabet yaşanıyor.

Arap ve Müslüman dünyasının liderliği konusunda Suudi Arabistan ile BAE arasında farklılaşan çıkarlar bulunuyor.

Güney Asya'da Hindistan ile Pakistan arasındaki tarihsel rekabet devam ediyor.

Ve giderek daha önemli hale gelen bir başka mücadele, Asya'yı Avrupa'ya bağlayan ticaret ve enerji güzergâhları konusunda Türkiye ile Hindistan arasında yaşanıyor.

Bu son rekabet Güney Kafkasya'da da kendisini gösteriyor. Hindistan, Ermenistan'ın önemli silah tedarikçilerinden biri haline gelirken, Türkiye “tek millet, iki devlet” anlayışıyla Azerbaycan'la stratejik ortaklığını sürdürüyor.

Bununla birlikte bu kamplaşmalar henüz kalıcı bloklara dönüşmüş değil.

Örneğin Suudi Arabistan Mekke Paktı'nın üyesi olurken aynı zamanda IMEC projesinin de parçası.

Dolayısıyla Riyad henüz iki eksenden birini kesin biçimde seçmiş değil.

ABD'nin temel korkusu: Çin'in Avrasya'ya hakim olması

Washington Examiner analizinin en önemli tezi burada ortaya çıkıyor.

ABD açısından temel mesele Türkiye'nin mi yoksa İsrail'in mi, Pakistan'ın mı yoksa Hindistan'ın mı tercih edileceği değil.

Amerikan büyük stratejisinin geleneksel hedeflerinden biri, tek bir gücün Avrasya kıtasında hakimiyet kurmasını önlemek.

Bugün bu potansiyel güç Çin.

Bu nedenle Washington, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan grubunu karşı blok olarak görüp Pekin'in kucağına iterse IMEC'i kazanırken Avrasya'yı kaybetme riskiyle karşılaşabilir.

Özellikle Türkiye ve Pakistan bu denklemde kritik konumda.

Analiz bu iki ülkeyi, hem kıtasal güç hem de denizlere stratejik erişime sahip oldukları için birer “amfibi salıncak devlet” olarak tanımlıyor.

Çin'in kara üzerinden geliştirdiği ulaşım ve enerji koridorlarının denizlere ulaştığı coğrafyada bulunmaları onları ABD-Çin rekabetinde son derece değerli hale getiriyor.

Çin'in zayıf noktası denizler

Bu stratejinin arkasında Çin ekonomisinin önemli bir kırılganlığı bulunuyor.

Pekin, küresel ticaret ve enerji ithalatında deniz yollarına büyük ölçüde bağımlı.

Malakka Boğazı veya Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktalarının kapatılması Çin ekonomisi üzerinde ciddi baskı yaratabilir.

Bu nedenle Pekin yıllardır boru hatları, demiryolları, karayolları ve Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında oluşturulan kara koridorları aracılığıyla deniz yollarına bağımlılığını azaltmaya çalışıyor.

Çin'in kara bağlantıları ne kadar güçlenirse, denizlerde yaşanabilecek bir kriz karşısında dayanıklılığı da o kadar artıyor.

Bunun ABD açısından Tayvan meselesiyle doğrudan bağlantısı var.

Eğer Pekin Avrasya'daki kara bağlantılarının güvenli olduğuna inanırsa, Batı Pasifik'te daha fazla risk alma özgürlüğüne sahip olabilir.

Türkiye ve Pakistan'ın yanı sıra Azerbaycan ve Kazakistan da bu nedenle Çin'in kıtasal koridorlarının geleceği açısından stratejik öneme sahip.

Denklemin kilit ülkesi Pakistan

Ancak Mekke Paktı'nın üç üyesi arasında Çin'le en derin stratejik ilişkiye sahip ülke açık ara Pakistan.

İslamabad neredeyse bütün kritik jeopolitik hatların kesişim noktasında bulunuyor.

Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) aracılığıyla Çin'in batı bölgelerini Gwadar Limanı üzerinden Umman Denizi'ne bağlıyor.

Aynı zamanda Suudi Arabistan'la uzun yıllara dayanan güvenlik ilişkilerine, Türkiye'yle giderek güçlenen stratejik bağlara sahip.

Hindistan'ın komşusu ve rakibi.

Orta Asya'nın denize kıyısı olmayan ülkelerine sıcak denizlere ulaşabilecekleri potansiyel bir güzergâh da sunuyor.

Bu nedenle Pakistan, Mekke Paktı'nı Çin'e bağlayabilecek jeopolitik menteşe konumunda.

Analize göre Washington'ın İslamabad'la ilişkileri geliştirmeyi diplomatik öncelik haline getirmesi gerekiyor.

Kissinger'dan Vance'e: Pakistan yine arabulucu

Pakistan'ın ABD-Çin stratejisinde aracı rol üstlenmesi yeni değil.

1971'de Henry Kissinger Pakistan ziyareti sırasında kamuoyunun gözünden gizlice kaybolmuş, basına rahatsızlığı nedeniyle dinlendiği açıklanırken aslında gizli bir uçuşla Pekin'e gitmişti.

Bu ziyaret, Richard Nixon'ın Çin'le tarihi diplomatik açılımının önünü açtı.

Pakistan o dönemde ABD'nin müttefikiydi ancak aynı zamanda Çin'in bölgedeki en yakın ortaklarından biriydi.

Tam da iki büyük güç arasında denge kurabildiği için Washington ile Pekin arasında aracı olabildi.

Analize göre aynı özellik 55 yıl sonra yeniden ABD'nin işine yaradı.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in İran liderliğiyle doğrudan görüşmeler yapmak üzere İslamabad'a gitmesi, Pakistan'ın birbirine rakip güçler arasında diplomatik kanal oluşturabilme kapasitesinin yeni bir örneği olarak gösteriliyor.

Bu açıdan Washington'ın Pakistan'ı katı biçimde ABD karşıtı bir “İslami NATO” içinde tanımlaması, sahip olduğu diplomatik esnekliği ortadan kaldırabilir.

Pakistan Müslüman dünyasına liderlik etmek istemiyor

Analiz, Pakistan'ın Mekke Paktı'ndaki rolünü de farklı yorumluyor.

İslamabad'ın Riyad, Ankara veya Tahran gibi Müslüman dünyanın siyasi liderliği için rekabet etmediği savunuluyor.

Pakistan'ın elindeki güç başka bir yerde.

Ülke büyük ve deneyimli bir orduya sahip. Aynı zamanda nükleer silahlı tek Müslüman ülke.

Bu nedenle Pakistan giderek bir “son çare güvenlik sağlayıcısı” konumuna yerleşiyor.

Analizin çarpıcı ifadesiyle:

Pakistan Müslüman dünyasına liderlik etmek istemiyor; kimin liderlik edeceğini belirleyecek güce sahip olmak istiyor.

Önce Pakistan-Suudi Arabistan karşılıklı savunma anlaşmasıyla başlayan süreç, Türkiye'nin de dahil olmasıyla Mekke Paktı'na genişledi.

Yeni güvenlik mimarisinin NATO'nun 5. maddesini çağrıştıran karşılıklı savunma mantığı taşıdığı belirtiliyor.

Böylece Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan hem İran'a karşı bir caydırıcılık mekanizması oluşturuyor hem de ABD ve İsrail'e yeni bir bölgesel güç merkezinin ortaya çıktığı mesajını veriyor.

Paktın Mekke adıyla oluşturulmasının dini sembolizmi de önemli. Bu isim, Müslüman dünyasında yapıya yönelik eleştirileri siyasi açıdan daha zor hale getiriyor.

Washington Pakistan'a yeni liman önerebilir

Pakistan'ın Suudi Arabistan ile güvenlik ortaklığını tercih etmesi, Çin ile ABD arasında da kesin bir tercih yaptığı anlamına gelmiyor.

Washington Examiner'a göre ABD tam tersine Pakistan'ın bu denge politikasından yararlanabilir.

Bunun somut örneklerinden biri Pasni Limanı olabilir.

Pakistan daha önce ABD'nin Pasni'de derin su limanı inşasına yatırım yapmasını gündeme getirdi. Pasni, Çin'in stratejik Gwadar Limanı'ndan yalnızca yaklaşık 140 kilometre uzakta.

Analize göre Washington'ın Pakistan'dan “Gwadar mı, Pasni mi?” diye seçim yapmasını istemesi gerekmiyor.

ABD bunun yerine Pakistan'a her ikisine de sahip olabileceği bir model sunabilir.

Böylece Çin'in Pakistan üzerindeki ekonomik hakimiyeti sınırlandırılırken İslamabad'ın Washington'la stratejik bağları da güçlendirilebilir.

ABD'nin stratejisi: Haritayı karmaşık tut

Analizin Washington'a önerisi oldukça sıra dışı ancak basit:

“Haritayı karmaşık tut.”

ABD'nin çıkarına olan, Orta Doğu ve Avrasya'nın iki kesin düşman bloğa bölünmesi değil.

Tam tersine Türkiye'nin Suudi Arabistan'la, Suudi Arabistan'ın IMEC'le, Pakistan'ın Çin ve ABD'yle aynı anda ilişki kurabildiği iç içe geçmiş ortaklıklar Washington açısından avantaj oluşturabilir.

Bu yapı orta büyüklükteki güçlere hareket alanı sağlarken Çin dahil herhangi bir dış gücün bölge üzerinde hakimiyet kurmasını zorlaştırıyor.

Bu nedenle Washington'ın hem Türkiye üzerinden ilerleyen kuzeydeki kıtasal eksenle, hem de Hindistan ve İsrail üzerinden ilerleyen güneydeki deniz ekseniyle ilişkisini koruması gerektiği savunuluyor.

Sonuç: “İslami NATO” Washington için tehdit olmak zorunda değil

Mekke Paktı'nın geleceği henüz belli değil.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın oluşturduğu güvenlik yapısı İran'a karşı caydırıcılık, İsrail'e mesaj ve Müslüman dünyasında yeni bir güç dengesi yaratma amacı taşıyor olabilir.

Ancak ABD açısından daha büyük soru Çin.

Washington bu üçlü yapıyı düşman bir “İslami NATO” olarak görür ve dışlarsa, özellikle Pakistan üzerinden Pekin'in Avrasya'daki konumunu güçlendirebilir.

Buna karşılık Mekke Paktı'yla ilişki kurmayı sürdürürken Hindistan-BAE-İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ve IMEC eksenini de desteklemek, ABD'ye Avrasya'nın iki önemli jeopolitik koridorunda aynı anda varlık gösterme imkânı sağlayabilir.

Bu stratejinin merkezinde ise 1971'de olduğu gibi yine Pakistan bulunuyor.

Kissinger'ın Pekin'e gizli yolculuğunun kapısını açan İslamabad, yarım yüzyıldan fazla süre sonra yeniden ABD'nin Çin stratejisinde kritik bir ülkeye dönüşebilir.

Dolayısıyla Mekke Paktı'nı yalnızca Orta Doğu veya “İslami NATO” tartışması üzerinden okumak eksik kalıyor.

Asıl mücadele çok daha büyük: Çin'in denizlere alternatif Avrasya koridorlarını ne ölçüde kontrol edeceği ve ABD'nin bu ağların içine girmeyi başarıp başaramayacağı.

Washington açısından Mekke Paktı'nın değeri de tam burada ortaya çıkıyor: ABD'nin Çin'i çevrelemek için Türkiye ve Pakistan'ı kaybetmemesi gerekiyor.

Washington Examiner

Piyasalarda yalnız değilsiniz

Bu haberle ilgili detaylı rapor ve analizlere, uzman desteğiyle Akanak Insights'a ulaşın.

Uzman Desteğine Göz Atın
Paylaş