'Siyaset Şantiyesi...'

Yavuz Baydar
12 Eylül 2026

Erdoğan-Bahçeli ittifakı, “muhalefetsizleştirme” ve “İç Cephe” hedefine adım adım ilerlemekte. “Beka” amaçlı “yeni anayasa” kurgusunda “mıntıka temizliği” sürüyor.
“Yeni Türkiye” inşaatı münasebetiyle siyaset alanı bir şantiye görünümünde. Dört kuvvetten üçü — yasama, yargı ve medya— işlevsiz bırakıldığı için inşaat yönetimi Başkan Erdoğan, fiili başkan yardımcısı Bahçeli ve seçilmişler yerine atanmışlardan oluşan yürütmenin emir komuta zinciri altında planını tek tek, adım adım, gün be gün uygulamakta.

Birgün gazetesi 11 Eylül’deki manşetinde “Erdoğan muhalefete labirent hazırladı” demiş.
Bu da bir başka tanımlama ve pek çok şeyi anlatıyor.
Şunu da: 12 yıldır —siyaseten rahatlayalıberi — muhalefetin her zaman birkaç adım önünde bir “oyun bozucu ve oyun kurucu” olan Erdoğan’ın kapalı otoriter bir rejime doğru çizdiği yol haritası izleyenleri içinde kaybettirmiş bir labirent.
Öyle bir kaos ustası ki, 10-12 yıl önce anlaşılması, öngörülmesi gereken adımlar, bir elit kesimi tarafından daha yeni yeni anlaşılıyor. Bu, zihin tembelliğinin, inkarcılığın ve aşırı iyimserliğin bir sonucu.
Ortalıkta gelişme ve olguları büyük resim ve geniş açı anlatacak bir medya da kalmadığı için memleket bir körebe sahnesi.
Ayrıntılara girmeme lüzum yok. Beni büyük resim, istikamet ve “grande final” ilgilendiriyor. Her gün kararlılığı simgeleyen adımlar birbirini izlemekte.

Son olarak, tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’ya siyaset yasağı içeren mahkeme kararı, fotoğrafa eklenen bir parça.
Çok uzun bir süredir “Atı alan Üsküdar’ı
Geçti” diyorduk. Erdoğan’ın bu dört kelimeyi kaç defa dile getirdiğini hatırlamıyorum, ama son olarak Ahmet Davutoğlu’nun ifadeye çağrılması, ifadeye giderken yanına Ali Babacan’ı alması hem “nereden nereye” dedirtti, hem de memleketteki siyaset zevatının At/Üsküdar benzetmesini anlamayı reddedişinin hazin sonuçlarını gösterdi.
Öyle mi? Öyleyse ve çok geç de olsa, atın bu kez Üsküdar’ı gerçekten gürültü patırtıyla geçtiğini izledik. Tam bir metazori siyaset mühendisliği projesi olan Üsküdar Belediyesi operasyonu, emin olun, ilerde siyaset bilim derslerinde okutulacak türden.
Turkey Recap haber sitesi yereldeki fotoğrafı şöyle özetledi geçen gün:
“İstanbul’da belediyelerin durumuna yakından bakınca şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Tuzla ve Çekmeköy’de CHP’li belediye başkanları AK Parti’ye geçti, Beykoz ve Şile’de başkan vekilleri parti değiştirdi. Gaziosmanpaşa, Bayrampaşa ve Üsküdar’da başkan vekili seçimleri ile yönetim AK Parti’ye geçti. Esenyurt ve Şişli’de ise kayyımlar görev yapıyor. Böylelikle 31 Mart 2024’te İstanbul’da 39 ilçeden 26’sını kazanan CHP’nin belediye başkan sayısı 17’ye gerilerken, AK Parti’nin belediye başkan sayısı 20’ye yükseldi.”
CHP ve Yeni Parti’nin Cumhur İttifakı’nın kıskacından yakayı kurtarmasının artık imkansız olduğunu varsayabiliriz. Yeni Parti’den Gökhan Günaydın’a göre İBB için de benzer bir “kumpas” yolda. “Kimin aklına en kötü senaryo geliyor ise AKP’nin buna hazırlandığı açıktır,” dedi Günaydın.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında Yargıtay aşamasındaki “ahmak” davasından siyasi yasak kararı çıktı, dolayısıyla sırada İBB Meclisi kargaşası var. CHP’nin 155, AK Parti’nin ise 136 üyesi bulunuyor orada.

Legalistlerimizin şimdi “ama dur bakalım, daha arada istinaf ve Yargıtay süreci var” dediğini duyar gibi oldum, ama o zamana kadar İBB meclisinin hangi üyesi hangi Üsküdar muamelesine maruz kalır, artık onlar hesap etsin. Ben karışmıyorum. Onlar bekleyebilir, ama toplumun muhalif kesimi delirmek üzere.
Derdest operasyonlarının odağına yerleşmiş, ardı arkası kesilmeyen “yolsuzluk” suçlamaları nedeniyle geleneksel CHP seçmeninin kafasını daha da karıştıran “kol kanat kırma” hamlelerinin ön cephesinde son yerel seçimlerde kaybedilmiş bütün belediyelerin tek tek merkeze bağlanması söz konusu.
Ama genel hareket şeması ise farklı yöntemleri devreye sokarak bir “İç Cephe” kurmayı öngörüyor.
Bunun için iktidar, kendisine sıkı sıkıya bağladığı yargı ve kolluk üzerinden korkutma, tehdit, içeri alma; veya “ikna”/vaat yoluyla merkezdeki CHP ve YP siyasilerini iktidar yapısına entegre etme gibi paralel yöntemleri başarıyla uygulamakta. YP lideri Özgür Özel’in Üsküdar’la ilgili son anlattıkları dehşet verici.

Gelelim Mansur Yavaş - Erdoğan görüşmesine. Söz konusu buluşmanın siyaset mühendisliğinin bir parçası olduğuna en ufak bir şüphe yok. Anketlerde rakip olarak kim yüksek çıkarsa, bundan sonra da aynı kural geçerli, “yeniden düşün” uyarısını tadacaktır. Bkz Yavaş örneği.
Şunu bir yıl kadar önce sağlam bir kaynaktan duymuştum: Esasen ürkek olan, ve kalbi de siyaseten hep sağda, ülkücü tarafta atan Yavaş, İmamoğlu’nun içeri alınması ardından Saray’a “ben başkanlık yarışında olmayacağım” mesajını geçen yıl zaten göndermişti. Şimdi bu son görüşme Yavaş için muhalefetten kopuşun ısınma turudur.
Çünkü Saray hedefine ulaşmada ne kadar kararlı ve acımasız, bunu net olarak görmüş durumda.
Ve manzara, onun CHP / YP çizgisindeki yerini daha da sakil ve abes kılıyor.

Erdoğan ve Bahçeli hem “yerel”de hem de “genel”de tam gaz ilerliyor. Her iki parti arasında başkanlık sisteminde görüş ayrılığı bulanlar bir hayal havuzunda yüzmekteler, ama vazgeçmiyorlar.
Erdoğan’ın çizgisi zaten malum, ama Bahçeli de arada bir sistemin değişmeyeceğini, sadece içinde işleyişi “rahatlatacak” bazı kozmetik müdahaleler yapılacağını söylüyor.
İkilinin hedefi iktidarı lehlerine kalıcı kılacak köklü bir anayasa değişikliği veya mevcut anayasanın gövdesini esas alan, siyasi partiler ve seçim yasalarını da buna uygun şekilde revize etmeyi içermesi muhtemel yeni bir anayasa.
Erdoğan’ın yakın dava arkadaşı Hayati Yazıcı bu yöndeki çalışmaların nihai aşamaya geldiğini söylemişti. Anlaşıldığı kadarıyla bu, AKP içinden bir ekibin hazırladığı bir taslak. Meslektaşım Sedat Bozkurt ise dört metinden bahsediyor: “Külliye'de tartışmaya açık, muhtelif yaklaşımlara sahip (yeni anayasa konusunda ittifak yapacakları siyasi yapılara göre de değişiklik arz eden) en az 4 yeni anayasa metni hazırda bekliyor.”
GP’den ala valayla AKP’ye geçen Prof Serap Yazıcı’nın bu faaliyetin içinde olduğu kesin. Acaba Başkan’ın ukuk danışmanı hMehmet Uçum bu ekibin içinde mi? Ya Adalet Bakanı Akın Gürlek?
Sorular çok. Şeffaflık sıfır. TBMM dağılımı da iktidarı rahatlatıcı nitelikte. AKP, hırpalanan küçük sağ partiler ve bağımsızlar ile “entegrasyonu cazip bulma potansiyeli yüksek” CHP’liler için çekim ve/veya işbirliği alanı.
Son iki yılda AKP’nin yedeğine almakta olduğu DEM de “İç Cephe” ye muhalefet etmiyor. Öcalan’ın Bahçeli ve Erdoğan’la ittifakı tahkim edildiği ölçüde DEM’in muhalifliği de PKK gibi tamamen “feshedilecek”.
Meclis tablosu iktidar lehine değişiyor. AKP (280) ve MHP (46) bloğuna Kılıçdaroğlu CHP’sinden 44, DEM’den 56 ve muhtelif bağımsızları da eklediğimizde, 430-450 sandalyelik bir “beka cephesi” tablosunu görebiliyoruz.
İddiaların aksine, AKP anketlerde önde. CHP’nin ikiye yarılmasında ek amaç buydu ve başarılı oldu.
Serinkanlı biçimde Ankara’nın nabzını tutan meslektaşım Sedat Bozkurt’un yazdığı üzere:
“Temmuz ayında yapılan 9 anketin ortalamasına göre (MD Raporlar) AKP’nin oyu yüzde 32,5, Yeni Parti yüzde 25,7, DEM Parti 8,9, CHP 8,1, MHP 7,4, İyi Parti ise 4,9.
Ağustos ayında açıklanan 7 anket sonucuna göre (Sonanketrapor) AKP’nin oyu 31,8, Yeni Parti 22,8, İyi Parti 9,7, DEM Parti 8,7, CHP 7,1, MHP 6,8.
Erdoğan, TBMM’de anayasayı değiştirecek sayısal çoğunluğa nasıl sahip olacağının hesabını yaparken denklemi nereden kurduğunu da bu tablodan hemen anlıyorsunuz. Anayasa’yı yenilemedeki derdin de siyasetin hiçbir cephesinde devleti demokratik hukuk devleti haline getirme amacı taşımadığı belli. Devletin bu “sağcı” halinden kimsenin şikâyeti yok anlaşılan…”
Bu tablodaki gri aktör, Öcalan’ın “iradi güdümü”ndeki DEM.

Siyasetbilimci Mesut Yeğen, geçenlerde DW’nin sorularını yanıtlarken şunun altını çizmişti:
“DEM Parti tek gündemli yani süreç eksenli bir siyaset yapmaya kendi kendini mahkûm etti ne yazık ki. Bu daha çok PKK ve Öcalan’la devlet arasında yürütülmesi gereken bir süreç olmalıyken DEM Parti bütün gövdesiyle bu işin içine girmiş durumda ve neredeyse başka bir alanda siyaset yapmıyor.”
PKK’nin feshini ve silah bırakmasını “barış” ile özdeşleştiren, dayatılan bir “çözüm metni”ni görmeden altına imza atan, sonra bu “araç”ı adeta “amaç” gibi sunan DEM cenahı pek sözünü etmediği siyasal-kültürel kollektif haklar konusunu anayasa tartışmalarında gündeme getirmenin planlarını yapmakta.
Kendilerini yıllardır “muhalif” kılan duruştan hızla kopmalarına dair eleştirileri “talepleri satmadık, zamanı gelince göreceksiniz” gibi sözlerle savuşturmaktalar. Kendilerini Erdoğan gibi maksimalist bir siyaset ustasının karşısında güçlü görmeye çalışıyorlar.
Bu bir yeni aymazlık halidir.
Büyük bir hayal, bir “derin illüzyon” ile sonuçlanma ihtimali yüksektir.
Stüdyo Recap’a konuşan Yeni Parti’nin üst düzey hukukçu kurmay bir isim “çerçeve yasa” üzerinden örnek verirken şunu söylüyordu geçen gün:
“İktidar, bu çerçeve yasayla gerçek adımlar atmak yerine oyalayacak. DEM Parti’nin taleplerini içeren bir anayasa değişikliğini ise ‘seçimlerde bize pahalıya mal olur’ diye görüyorlar. Belki sadece simgesel, çok önemsiz birkaç husus koyacaklar. Ancak esasen rejimi devam ettirecek bir anayasa değişikliğini hedefliyorlar. Sonuçta parlamenter demokrasi ile yarı başkanlık sistemi arasında bir yeni hibrit model ama Erdoğan’ın yetkilerini kimseye devretmediği bir yapıyı kurguluyorlar.”
Çerçeve yasanın uygulanmasında Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararlarına işaret ederek esasen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yetkili olduğunu söyleyen kaynak, bunun DEM Parti açısından Erdoğan ile uzlaşma zorunluluğu anlamına geldiği görüşünde.
Haklılık payı inkar edilemez. DEM’in önümüzdeki 12 ayda girilecek girdaptan kendisini kurtarması zor görünüyor. Ankara ile İmralı arasında “irade örtüşmesi” söz konusu, ve iktidara eklenlenmiş, onun dilini konuşan, öyle davranan bir parti şimdiden hayretle izlenmekte. Doğal, çünkü “irade” başkasına devredilmişse, stratejiyi de o çizer.

DEM’lilerden tepkilere yol açmış olsa da, Sedat Bozkurt’un son yazısındaki, geniş zaman dilimini hatırlatan şu tespitler dikkate alınması gereken türden.
“Daha önce MHP, sonra SP, ardından CHP, şimdi de Kürt siyaseti, yani DEM Parti bölünüyor. Her bölünmede Erdoğan bir kez daha seçilmeyi hemen hemen garantiliyor.
DEM Parti üzerinden, bizzat Öcalan’ın açıklamalarıyla başlayan ve yaşanan Alevilik tartışmaları da bu ayrışmanın ciddiyetini gözler önüne seriyor. Geniş kitlelere hitap eden bir parti yerine, Öcalan’ın kontrolünde “daha çok kimlikçi ve ciddi bir baraj sorunu olan bir parti mi?” sorusu akıllara doğal olarak geliyor.
Baraj sorunu yaşayan bir DEM Parti, barajı geçemezse, bu durum, dolaylı olarak Cumhur İttifakı’nın anayasayı değiştirme sayısına ulaşmasına da olanak sağlayacak demektir. Bu gerçekleşirse bunun adı “dolaylı destek” olarak da konulur.”
“Korkuyor, bittiler” gibi duygusal argümanlara bakmayın. İktidarın olasılık hesapları muhalefetten çok daha net. Daron Acemoğlu’nun dediği gibi, “iktidarın başarısı, muhalefetin başarızılığından ayrı düşünülemez”.
Kaostan hedef üreten Erdoğan, mevcut durum beklenmedik bir tıkanmaya giderse çok daha sert bir siyaseti devreye sokacaktır.
İmamoğlu’nun kaderi artık iyice belli oldu… CHP belediyeleri tek tek merkeze bağlanacak… Yavaş hadisesi, seçimde rekabetin asgariye indirilmesi planının bir parçası… “İç Cephe”ye direnen CHP, sert bir hamleyle ikiye bölünerek kısmen sisteme entegre edilmekte… DEM ise, “fiili lider” kültünün esiri olarak bir “demokrasi” illüzyonunun içinde halüsinasyon evresinde; şuuru kapanmış halde.
Demokrasi neydi?
Abraham Lincoln “Halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” demişti.
O günler Türkiye’ye hiç gelmemişti, ülke ilk yüz yılda sistemin gerçek muhalefete asla izin vermediği bir sistemde yaşadı, ve o tanım hızla uzaklaşıyor ufukta.
Yerinde “Ülkenin, totaliterleşen iktidar tarafından, halka rağmen yönetimi” var.
Demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, haklarına sahip çıkmayan bir toplum, başka türlü bir alt-rejime razı demektir. Bunu “aslına rücu” diye de nitelemek mümkün.
Acı gerçek budur.
Yavuz BAYDAR
