“Post-Liberal” Sahne Açıldı: Dört Ülkede Seçim Sert Bir “Küresel Domino Etkisi” Vaat Etmekte

Yavuz Baydar
23 Ekim 2026

Bir gün parçaların çoktan birleştiği görülecek. O zaman Türkiye’deki kitlelerin iş işten geçtikten sonra idrak ettiği gibi başka coğrafyalarda da “jeton” geç düşmüş olacak.
The Economist dergisinin son sayısının kapağı manzarayı özetliyor. Gerçi “Liberal Avrupa’nın Sancısı” başlığı coğrafi açıdan sınırlayıcı kaldığı için eksik, ama meramını anlatmakta son derece başarılı. “Post-liberal” dönem —Marksist bir terim kullanacak olursak— tüm hortlak ve hayaletleri, karanlık güçleri ve kötücül refleksleri seferber ederek dertli dünyayı yeni bir epoch’un loş sahnesine çıkarıyor.

“Post-liberal” deyince, bizdeki sığ zihinlerin coşkuyla kapıldığı o klişe akla gelmesin, mesele “neo-liberalizm” diyerek altından kalkılacak gibi değil. Çünkü asıl hedefte, Kant ve Locke gibi filozofların geliştirdiği evrensel “liberal” kavramının kültürel boyutları var. Hümanizm şeytanlaştırılıyor. İnsanlık olarak kazanımlarımız tehdit altında.
Yıkılmaya çalışılan yapı Batı Avrupa’nın özgürlükçü değerler üzerinde şekillendirdiği, farklı ülkelerde uygulanan ama konjonktürün iyice zayıflattığı “sosyal devlet” modeli.
Sadece Avrupa değil sarsılan. Yeni bir hoşgörüsüzlük bayrağı altında yükselen aşırı sağın zaferleri artık münferit ülkelerin sınırları içinde kalmıyor. Birinin başarısı ötekinin önünü açıyor; açtığı ölçüde de ona meşruiyet, cesaret ve hazır bir yol haritası sunuyor. Bir ülkede kırılan eşik, başka bir yerde “Neden biz de yapmayalım?” sorusunu besliyor.
Önümüzdeki seçim dizisi bu öngörüyü doğrularsa, dünya siyasetinin fay hatlarında çok radikal bir kaymaya tanıklık ediyor olabiliriz. Üstelik mesele sadece iktidarların el değiştirmesi değil. Otoriter yönetimlere duyulan toplumsal iştahın kabarması, demokrasiden usanmışlığın giderek ortak bir ruh haline dönüşmesi söz konusu. Macaristan’da Orbán’ın frenlenmesi minik bir sapma mıydı, yoksa yanıltıcı bir işaret mi?
Önümüz karmaşık.
Dört demokrasinin üzerinde, aynı anda kara bulutlar birikiyor.

Lula seçim mitinginde
25 Ekim’de, yani bu cumartesi, Brezilya’da cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turu var. Yıpratıcı bir ilk turun ardından, Sosyalist Devlet Başkanı Lula’nın karşısındaki aşırı sağcı popülist Flávio Bolsonaro (hapisteki Jair Bolsonaro’nun oğlu) kıl payı önde gidiyor.
İki gün sonra İsrail sandık başında. Netanyahu’nun siyasi hayatta kalma mücadelesi, giderek daha da katılaşan aşırı sağ ittifakın kaderine bağlanmış durumda. Neofaşizmin bütün alametifarikalarını şahsında toplayan Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) partisinin lideri ve Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben-Gvir, özellikle genç seçmenler arasında gitgide zemin kazanıyor.
Ardından, 3 Kasım’da ABD’de ara seçimler var.
İlk iki sandıktan aşırı sağın —- ve gezegenin kanını emmekte kararlı uluslararası olgarşinin — istediği sonuç çıkarsa, ABD Başkanı Trump’ın bunları içeriye nasıl pazarlayacağını tahmin etmek zor değil: Dünya nihayet onun gösterdiği istikamete dönmektedir.
Brezilya, Macaristan gibi küçük bir ülke değil. Muazzam bir iç dinamiğe sahip, demokrasisine sahip çıkma refleksi son derece diri. Türkiye’deki tembelliğin ve konformizmin aksine, orada ne kadar sanatçı, aydın, akademisyen varsa haftalardır ayakta, sokaklarda.
Brezilya’daki bir radikal sağa kayışın çarpan etkisi çok yüksek olur. Keza İsrail de Ortadoğu kazanına daha fazla benzin dökecek bir sonuç vaat ediyor. Amerikan seçmeninin önüne konacak hikâye ise hazır: Bu savrulmanın güya “parlak bir küresel gelecek” müjdelediği masalı.

Demokrasi adına tehlike şimdi çok daha büyük. Avrupa’nın farklı siyasi renklerden oluşan, ama kırılgan haritası yerini karanlık bir zincirleme reaksiyona bırakabilir. Aşırı sağın her kazanımı, bir sonrakini hem meşrulaştıracak hem de cüretlendirecek.
Belki İtalya Başbakanı Meloni her zamanki gibi pragmatizmine sadık kalıp temkinli davranacak; ama Le Pen, Weidel ve türevleri coşacaktır. Her halükârda rüzgâr öyle sertleşebilir ki, ılımlı görünen her kesim kendisini aniden keskin kararlarla karşı karşıya bulabilir.
Domino etkisi dediğimiz tam da bu.
Aynı parti programını benimsemeleri, aynı sloganları atmaları gerekmiyor. Birbirlerinin zaferlerinden güç almaları yeterli. Dün söylenmesi ayıp, savunulması tehlikeli sayılan ne varsa bugün seçim kazandıran vaatler kılığında tedavüle sokuluyor.
İspanya’da Halk Partisi/Vox ortaklığı, Fransa’da Le Pen’in önünü açacak bir siyasi çöküş, Almanya’da AfD’ye sert —o siyah-beyaz, köşeli Alman usulü— bir özgüven aşılayan yeni kazanımlar…
Bunların toplamı liberal demokrasinin fren ve denge-denetim mekanizmalarını, miadını doldurmakta olan bir düzenin son çırpınışları seviyesine indirebilir.
Tekrar tekrar altını çizmekte yarar var: Netanyahu iktidara tutunur, Lula da kaybederse ortaya çıkacak bilanço iki ülkenin iç siyasetiyle sınırlı kalmayacak. Üç kıtayı birbirine bağlayan ideolojik bir fırtına kopacak: Sandıktan yeniden onay aldığını ilan eden İsrail aşırı milliyetçiliği; Brezilya Kongresi’ndeki ağırlığıyla birlikte yeniden iktidara taşınan Bolsonaroculuk; ve “güçlü adamları” alkışlamaya dünden hevesli bir Beyaz Saray.
Netanyahu’nun yeniden kazanması, kesintisiz bir olağanüstü hal rejimiyle siyaset yapmanın bal gibi işe yaradığını tescilleyecek. Bolsonaro cephesinin zaferi ise başka bir mesaj verecek: Seçmenin vaktiyle açıkça kapıyı gösterdiği bir hareket, o kapıyı kırıp içeri geri dönebilir. Yani demokratik bir ret, sanıldığı kadar kalıcı olmayabilir.
Trump için geçer akçe ise aşikâr: Rüzgâr, alkış ve tarihin artık geri döndürülemez biçimde kendi tarafına aktığı algısı, daha doğrusu yanılsaması.
Avrupa, bu sarsıntıları en kırılgan koridorlarında hissedecek.
İspanya’da 29 Kasım’da erken genel seçim var. Neden paldır küldür bu kararı verdiği hâlâ anlaşılamayan Pedro Sánchez kaybeder ve Halk Partisi Vox ile masaya oturursa, Avrupa Birliği içinde şimdiye dek teorik bir ihtimal sayılan “engelleyici azınlık”, kararları fiilen kilitleyen operasyonel bir güce dönüşebilir.
Fransa’nın kırılgan siyasi mimarisi yeni parlamento kilitlenmelerine davetiye çıkarıyor. Her tıkanma, Marine Le Pen’e aynı tezi tekrarlayabileceği hazır bir kürsü sunuyor. “Bu ülkeye düzeni ancak milliyetçi bir kopuş getirebilir” diyor o kesim.
Almanya’da ise merkez eriyor. AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki sıçrayışının yarattığı sarsıntı çoktan eyalet sınırlarını aştı. Berlin’in siyasi ağırlığı ve bulaşıcı etkisi ise artık varla yok arasında.
Hâl böyle olunca söylenebilir, savunulabilir, yapılabilir olanın sınırları kayıyor, kamusal tartışma kabalaşıp köreliyor. Ulusal bürokrasiler sertleşiyor.
Göçmen düşmanlığı, iç kutuplaşmalar, cadı avları, iklim politikalarını hedef alan sabotajlar ve liberal kurumların doğrudan hedef tahtasına çakılması… Bütün bunlar bir süre sonra radikal sapmalar olarak değil, “zaten aklı başında herkesin düşündüğü” sağduyulu çözümler gibi sunulmaya başlanıyor.
Karşımızdaki senaryonun özü, sınır tanımayan bir “aşağı çekilme” girdabı. İsrail, Brezilya, ABD ve İspanya’da sandıklar peş peşe aynı istikamete açılırsa ortak bir iklim yerleşecek: Demokrasiden bıkkınlık, otoriterliğe açık heves.

Türkiye gibi krizin iliklerine kadar işlediği ülkelerin “yönetemeyen” rejimleri için bu puslu hava; siyaseten —bırakın ayakta kalmayı— daha da tahkim olmanın altın tepside sunulmuş koşullarını yaratıyor. Despot liderler ve müttefikleri için zaten hayli tenhalaşmış olan meydan, artık bütünüyle dikensiz gül bahçesine dönecek.
Öyle bir eşikteyiz ki, en köklü demokrasiler dahil her ülke kendi yangınıyla meşgul. Bildiğimiz dünya düzeninin hazin sonu.
Avrupa’nın siyasi merkezi ise hâlâ birbirinden bağımsız ulusal krizleri idare edebileceği yanılsaması içinde. Yüzeydeki bürokratik gevezelik hakikati örtüyor. Bir yanda koalisyon pazarlıkları, öte yanda kilitlenen parlamentolar, sokakta kaos, sistemlerde çalan peş peşe imdat sirenleri…
Bir gün parçaların çoktan birleştiği fark edilecek. O zaman —tıpkı Türkiye’deki kitlelerin iş işten geçtikten sonra idrak ettiği gibi— başka coğrafyalarda da jeton çok geç düşmüş olacak.
Karşımızdaki tablo münferit ülkelerin gelip geçici huzursuzluğu değil; birbirinden beslenerek kök salan küresel bir otoriterleşme dalgası. (Ve onunla paralel gelişmekte olan savaş rüzgarları.)
Sandık sandık. Ülke ülke.
Cumartesi gözünüz kulağınız Brezilya’da olsun.
Kemerlerinizi bağlayın, türbülansa girmek üzereyiz.
Yavuz BAYDAR

