O Işık Çekti Ustaları: “Painting the French Riviera” Sizi “Büyük Mavi”de Büyüleyecek

Yavuz Baydar
7 Kasım 2026

Pek çok şeyde olduğu gibi o sihirli sahili de önce Paul Cézanne keşfetti, diğerleri de gecikmedi. Yelkenleri açın, beraberce Cote d’Azur’ün büyük ressamlarıyla gezeceğiz...
Londra’da sonbahar. Koca kent gri ve nemli bir perde altında. Böyle bir günde sergi salonuna girip duvarın derin deniz mavisiyle karşılaşmaktan başka çare yok. Tedavi için adres, doğruca Piccadilly — ve Royal Academy of Arts. Buraya en son, hala aklımda bir renk cümbüşü olarak kalmış olan efsanevi Hockney sergisiydi. Kaç yıl olmuş!
Şimdi sıra “Painting the French Riviera” sergisinde.
Birazdan bir yüzyıllık Akdeniz tutkusunun 1870’lerden 1960’lara büyük ustaları nasıl “efsunladığına”, peşinden sürüklediğine tanık olacağım.

Daha ilk panodan itibaren sergi, Riviera’nın modern sanat için “hem bir pota hem de bir katalizör” olduğunu söylüyor. Uzun zamandır beklediğim bir temaydı bu, ve hikâyesinin tek bir kelimeyle sığması da hiç şaşırtıcı gelmedi. Yazar Stéphen Liégeard 1887’de Akdeniz’in derin mavisinden öylesine etkilenmişti ki, bu kıyıya ilk kez “Côte d’Azur”, yani “Mavi Kıyı” dedi — patenti ona ait.
Sergi aslında bu kavramla dönemin sanatçıları arasındaki ilişkiyi bu tek kaynağa bağlamıyor; bu da iyi bir karar. Mavi Kıyı’nın batı sınırı konusunda bile anlaşmazlık var. Kimi Marsilya’dan, Cassis’ten ya da Bandol’dan başlatıyor, kimi Toulon’dan ya da Saint-Tropez’den. Doğuda Menton ve İtalyan sınırı kesin bir çizgi çiziyor. Ama bölgenin “efsanevi boyutları” sınırsız.

Henri Edmund Cross, “The Pink Cloud” (1896)
“Fransız Rivierası’nı Resmetmek” sergisi, sizi Akdeniz kıyısının ışığına, rengine, dokusuna, güzelliğine kapılmış sanatçıların bir yüzyıla yayılan işleri arasında bir yolculuğa çıkarmakta. Sergiye girerken açıkçası neyin beni beklediğini bilmiyordum, önceden okuma da yapmamayı, şaşırtılmayı tercih ettim. Bulduğum repertuar beni kendimden geçirdi demeliyim, çünkü bilinenlerin yanında özel kolleksiyonlardan gelme, belki bir daha göremeyeceğim tablolar karşıladı beni.
1870’ler ile 1960’lar arasında, aralarında Paul Cézanne, Claude Monet, Pierre Bonnard, Henri Matisse, Derain, Pablo Picasso ve Yves Klein’in de bulunduğu pek çok sanatçı Fransız Rivierası’nda kendi sanatsal yollarını çizdi. Riviera, modern sanat için hem bir potaya hem de bir katalizöre dönüştü. Denizin ve göğün yoğun mavisi, bitki örtüsünün canlı yeşili, toprağın ve çatıların capcanlı kırmızıları sanatçıları biçim ve renkle deneyler yapmaya yöneltti. Modernist olarak, çevrelerinin gerçekçi tasvirinin ötesine geçmeye çalıştılar.
Côte d’Azur, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında zengin aristokratların kış tatil yeriyken Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yenilenme ve keyif vaat eden bir yaz oyun alanına dönüştü. Böylece özgürleşmenin arandığı ve doğal dünyayla uyumun bulunabildiği bir yer oldu.
Cézanne ve onun izinden giden Matisse ile Picasso gibi modern sanatçılar, Fransa’nın Güneyi’ni zaman-ötesi bir ‘Arkadya’ olarak gördü. Akdeniz’i, deniz ve güneşin tadını çıkaran yıkananlarla dolu ebedi bir cennet olarak hayal ettiler. Côte d’Azur’ü klasik geçmişle ilişkilendirdiler, ama onu kendi modern üsluplarıyla yeniden yorumladılar.
Cézanne, “Yıkananlar” gibi resimlerde çıplak figürü renk, hacim ve perspektifi keşfetmek için kullandı. Yıkananları manzaraya yerleştirerek doğayla uyumlarını vurguladı.

Paul Cezanne, “Bathers” (1890) Saint Louis Museum of Art
Serginin ilk durağı L’Estaque: Marsilya Körfezi’nin kuzeybatı ucundaki balıkçı köyü. Cézanne 1860’larda burada çalışmaya başlamış. Sergi onu, Akdeniz’in dingin güzelliğinin kayalık tepelerle dengelendiği bir yerde manzarayı basit geometrik biçimlere ve cesur fırça vuruşlarına indirgeyen bir usta olarak sunmakta. Paul Cézanne’ın bu mekan tercihi, diğer modern sanatçıları da bölgeye çekti.
Bunların arasında 1880’lerde onu L’Estaque’ta ziyaret eden Pierre-Auguste Renoir ve Claude Monet de vardı.
Burada Cézanne’ın iki kuşağı peşinden sürükleyen en yenilikçi yönü iyice öne çıkıyor: Biçimi modelleme, ve mekân kurmak için renk kullanımı.
Cézanne, çevrenin göz kamaştırıcı manzarasına ilgi duydu. Akdeniz’in dingin güzelliği, orada, Estaque dağ silsilesinin kayalık tepeleriyle dengeleniyordu. Doğada yıkananlar temasını da L’Estaque’ta işlemeye başladı. Bu konu, 1906’da hayatının sonuna kadar onu meşgul etti. Bu tür çalışmalarında klasik konuyu modern bir üslupla yeniden tasarladı.
1882’de Renoir, L’Estaque’ta Cézanne’a katıldı; yan yana resim yaptılar. Renoir daha sonra Nice yakınlarındaki Cagnes-sur-Mer’e yerleşecekti. Empresyonist grubun kurucu üyeleri arasındaki tek kadın olan Berthe Morisot, 1881–82 ve 1888–89 kışlarında kocası ve kızıyla birlikte Nice’e iki gezi yaptı. Orada manzarayı akıcı ve ışıl ışıl üslubuyla resmetti.

Pierre-August Renoir, “Rocky Cragues at l’Estaque” (1882)
Renoir’ın “L’Estaque’ta Kayalık Tepeler” tablosunun yanında, “yumuşak güneşi ‘tüy gibi hafif’ fırça işçiliği ve derin mavi, yeşil, altın sarısı bir paletle anlattığı yazılı. Aynı bölümde Berthe Morisot’ya da yer var.
Monet’ye geldiğinizde sergi hızlanıyor. Côte d’Azur’e ilk uzun gezisini Ocak 1884’te yapmış Monet; göz kamaştırıcı ışık, canlı renkler ve gür bitki örtüsü karşısında “adeta devrilmiş”. Sonraki üç aya yakın süreyi ateşli bir çalışmayla geçirdiğini biliyoruz. Fransız-İtalyan sınırının hemen ötesindeki Bordighera’da en az otuz sekiz (ki bunlar arasında arka vadideki eşsiz Dolceacqua köyündeki köprü tabloları da var; o köye uğramanızı öneririm), Menton ve çevresinde on bir tablo yaptığını da.

Claude Monet, Bordighera’da Küçük Bir Çiftlik Evi (1884) / Jodyn Art Museum, Omaha, Nebraska
Arkadaşı (ve sonradan eşi) Alice Hoschedé’ye neredeyse her gün yazdığı mektuplar, görüyoruz ki, bu ‘yeni dünya’nın parlak ışığı ve zengin bitki örtüsü karşısındaki hayranlığını dile getirmekte. Bu dünya, Paris’te, Île-de-France’ta ve Normandiya’da ona esin kaynağı olan değişken gökyüzü ve serin ışıktan çok farklıydı.
Tutkulu ve bilgili bir bahçıvan olan Monet, Riviera’da keşfettiği, bir kısmını sonradan Giverny’deki bahçesine dikeceği yabancı bitkilere hayran kaldı. Bu tablo, Bordighera’nın ünlü Moreno Bahçeleri’ndeki küçük bir çiftlik yapısını betimliyor. Sergideki “Bordighera’da Küçük Bir Çiftlik Evi” yaşadığı şaşkınlığın en zarif belgelerinden.
Monet tutulmuştu bu bölgeye, 1888’de Côte d’Azur’e geri döndü. Bu kez daha güneybatıdaki Antibes’a gitti. Burası ona göre “güneşin altın bir kabuğa dönüştürerek pişirdiği, küçük, surlarla çevrili bir kasaba”ydı.

Claude Monet, “Juen-Les-Pins Kumsalı” (1888) / Özel Kolleksiyon
Bir kısmını ilk (ve herhalde son) olarak gördüğüm renk cümbüşü tablolardan kendimi alamıyorum. Ama ilerlemem lazım.
Bir sonraki galeri, ışığı bilimle yeniden düşünen kuşağa ayrılmış: Neo-Empresyonistler.
Empresyonizm’in “uçucu etkilerine” daha titiz bir yorum arayan bu grup, 1880’ler sonu ve 1890’lar başında “Noktacılığı” (“Pointillism”) geliştirmişti. Öncüsü Georges Seurat’tı ama ne yazık ki otuz bir yaşında, 1891’de öldü. Onun kuramı, bilimsel bulgulara dayanıyor, karıştırılmamış pigmentin kuyumcu titizliğiyle yerleştirilmiş noktalarının, palette karıştırılmış renklerden gözde daha canlı bir etki yaratacağını savunuyordu.

Paul Signac, St Tropez açıklarında
Bu galerinin kahramanı, Seurat’dan bayrağı devralmış olan Paul Signac.
Neo-Empresyonist üslubu benimseyen ilk sanatçılardan biriydi Signac; Riviera’da modernizmin tarihinde kilit isim aslında odur. Ustanın ölümünün yasını tutan “coşkulu denizci” 1892’de 11 metrelik yatı “Olympia” ile Akdeniz’e açıldı. Yolculuğunda ilk kez Saint-Tropez’yi gördü ve orada, sanatı için gereken alanı, dinginliği ve ilhamı buldu. 1897’de burada bir ev aldı, yerleşti. (O yıllardaki beldenin saflığını, güzelliğini hayal edebiliyorsunuz herhalde!) Sergi notları, “Noktacılık Akdeniz’in ışıldayan ışığını yakalamaya ideal biçimde uygundu” derken bence abartmıyor.

Paul Signac, “In the Time of Harmony” (1896) / Kesser Mackery Collection
Devam.
Birazdan duvarlar bağırmaya başlayacak ve tam da öyle. Fauvist’ler bölümündeyiz. Matisse, Derain ve Braque.
Üçü bir arada!

André Derain, “Matisse and Terrus” (1895) / Özel Kolleksiyon
Henri Matisse Fransız Rivierası’nı ilk kez 1904 yazında ziyaret etti. Onu o sırada Noktacılık (Pointillism) tekniğiyle tanıştıran Paul Signac’tı. Akdeniz ışığıyla gözleri adeta kamaşan Matisse ertesi yaz Mavi Kıyı’ya geri döndü. İspanya sınırına yakın, ücra bir balıkçı köyü olan Collioure’a postu serdi, fazla beklemeden dostu André Derain’i yanına çağırdı.
İki sanatçı iki buçuk ay boyunca bir dizi emprovize deneme sonunda, resimde rengin rolünü yeniden tanımlayan, farklı bir görsel dil icat etti. “Betimleyici”, “tamamlayıcı” renk kullanımından vazgeçtiler. Rengi, gördüklerinden çok hissettiklerini ifade etmek için kullandılar.
Sonra da ver elini Paris. İki kafadar Collioure’da yaptıkları işleri 1905 Paris Salon d’Automne‘unda sergilediğinde bir skandal rüzgarı esti, görenlerin sinir sistemleri bozuldu, eleştirmenler şoke oldu. “Ne hakla” bu işe kalkışmışlardı?
Eleştirmenlerden biri sanatçılara “les fauves” (kelimenin tam anlamıyla “vahşiler” (veya “yabaniler”) diyecekti. Böylece akımın adı da kayda geçmiş oldu. Bugün düşününce o günlerdeki ruh hali ironik görünüyor: “Vahşilik” denilen şey, şimdi duvardaki belki en neşeli şey. İyi ki kaptırmışlar.
En büyük hayranlık duyduğum ressamlardan olan Derain, iyi ki dostu Matisse’in davetini geri çevirmemiş.

Henri Matisse, “Three Bathers” (1907) / Minneapolis Institute of Art
Ve Braque… Georges Braque’ın da modernist bir ressam olarak sivrilmesi, L’Estaque’ta yaptığı tablolarda “fauvist” parlak renkleri ve gür fırça işçiliğini benimsemesi de bu “skandal” sergiyi izleyip derinlemesine etkilenmiş olmasına bağlı.

Georges Braque, “Landscape at l’Estaque” (1906) / New Orleans Museum of Art
Raoul Dufy ilk kez 1908’de Braque’la L’Estaque’a gitmiş. Savaştan sonra Güney’e dönünce Akdeniz ışığından derin etkilenmiş. Onun için ışık “doğal olarak o dinginlik duygusuna, kuzeyin ışığından çok farklı o klasik sükûnet” olmuş. 1920’lerde pencerelerden görülen panoramik manzaralar yapmış.

Raul Dufy, Açık Pencere, Nice (1928) / Mitchell and Christine Clarfield kolleksiyonu
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tablo değişiyor. Önceleri zengin aristokratların kış tatil yeri olan sahil, artık yaz sezonuyla “Kayıp Kuşak”ın oyun alanı. Pano, bohem, güneşli bir yaşam arayan sanatçıları, yazarları ve ABD’deki İçki Yasağı’ndan (“Prohibition”) kaçan kaçan Amerikalıları anıyor. F Scott Fitzgerald‘ın bu cennet imajını pekiştirdiğini (“Tender is the Night”) de ekliyor.

Matisse, Nice’te Place Charles-Felix’teki evinde Akdeniz’e bakıyor
Sanatçılar Fransa’nın Güneyi’ni, denizin ve göğün masmavi, güneşin bitmez tükenmez olduğu bir yer olarak kutladılar. Bunların en önde geleni, bronşitten kurtulmak için Aralık 1917’de Nice’e giden Henri Matisse‘ti.
Sürekli yağan yağmurdan cesareti kırılan, canı sıkılan Matisse kentten tam ayrılmak üzereyken gökyüzü açılıvermiş. “Nice’ten ayrılmamaya karar verdim ve hayatımın geri kalanını neredeyse burada geçirdim,” diyecekti sonra.
“Açık Pencereye Sırtını Dönmüş Oturan Kadın”, bu kararının belgesi gibi. Matisse bu tabloyu 1921’de kiraladığı Place Charles-Félix’teki üçüncü kat dairesinde yapmış (evin kapısında bir tabela asılı).

Gözde modeli Henriette Darricarrère, Cezayir ve Fas gezilerinden getirilmiş olması muhtemel parlak desenli kumaşların arasında oturmakta. Pencere ardına kadar açık. Dışarıda yelkenliler, palmiyeler ve Promenade des Anglais‘de dolaşan insanlar var. Burada iç mekân ile Akdeniz birbirine akmakta.

Sergide Pablo Picasso’ya ayrılan köşe, kıyının Arkadya mitinin en çıplak göründüğü yer. Duvarda Juan-les-Pins’te Üç Yıkanan (1920) asılı. Eser tuval üzerine yağlıboya değil, açık kahverengi kâğıt üzerine pastel ve kahverengi kalem çalışma.

Pablo Picasso, “Three Bathers, Juan-Les-Pins” (1920)
Picasso, Cézanne’ın L’Estaque’ta keşfettiği yıkananlar temasını Riviera’nın başka bir köşesinde, kendi modern üslubuyla yeniden kuruyor. Matisse ve Picasso gibi Cézanne’ın izinden gidenler Akdeniz’i klasik geçmişle ilişkilendirip modern bir dille yeniden yorumlamıştı. Burada bunu görüyoruz: Antik bir Arkadya (Ebedi Cennet) fikri,1920’nin sadeleşmiş, ağırlıklı figürleriyle geri dönüyor.

Pierre Bonnard, “Le Cannet’de Palmiyeler” (1924) / Manchester City Gallerisi
Sergide Pierre Bonnard’ın yeri de özel. Üstad Akdeniz kıyısında ilk kez 1909 yazında, Saint-Tropez’de çalışmış, sonraki ziyaretlerinde Renoir ve Signac’la tanışmıştı. İkinci Dünya Savaşı çıkınca Paris’ten ayrılıp Güney’e çekilmiş, işgal altındaki Fransa’nın siyasi koşulları “gönüllü bir sürgün”e yol açmış, Le Cannet’ye yerleşmiş, ve iyice içine kapanmış, savaş bitene kadar orada kalmıştı.

Pierre Bonnard, “Kahvaltı, Radyatör (Le Cannet’de Kahvaltı)” (1930)
Yanda şu notu okuyorum:
“Bonnard sıradan bir ev anını zengin bir şiirsel görüşe dönüştürüyor. Matisse’in Nice’teki otel odalarında olduğu gibi iç ile dış arasındaki oyunu seviyor. Açık pencere odayı altın sarısı ve canlı turuncu bantlarla ışığa boğuyor, ötedeki daha büyük parlaklığa bir bakış sunuyor. Bir aynada Bonnard’ın ve karısı Marthe’ın yansımaları görünüyor.”

Yves Klein, Untitled
Ustalara sonraları bir dizi “ecnebi ziyaretçi” de katılıyor. Fransa dışından gelen modernistler, Riviera’da kültürel, dinî, ırksal ve siyasi kısıtlamalardan kurtuluş bulmuş. Nice, on dokuzuncu yüzyılın ortasından beri Rus topluluklarına ev sahipliği yapıyor. Savaş sonrasında Léopold Survage ile Alexander Archipenko Kübist dilde ilerlemiş.
Chagall hayatının son otuz altı yılını burada, renkli ve şiirsel işlerle geçirmiş. İskoç J. D. Fergusson ile Afrikalı Amerikalı William H Johnson ve Beauford Delaney de bu manzaralarda yoğunlaşmış renk ve duygu bulmuş. Bu bölüm, Riviera’nın yalnızca Fransız ressamların değil, bir kaçış arayan herkesin sığınağı olduğunu gösteriyor.

Chaïm Soutine, “Cagnes Manzarası”
Savaş sonrası “ziyaretçiler” salonunda Chaïm Soutine var. Çarlık Rusya’sında (Belarus) doğan sanatçı 1913’te yirmi yaşında Paris’e göç etmişti. 1923–25 arasında zamanını Paris ile Cagnes-sur-Mer arasında geçirmiş, orada “çalkantılı, kıyamet havalı” manzaralar yapmış. Cagnes Manzarası (1923) yamaçlı topografyayı abartıyor: saç tokası virajlı, yıkımı haber veren tehlikeli yokuşlu yollar. Onun optiği ve tekniği en çok Francis Bacon’ı etkilemişti.


