Harala gürele arasında Türkiye artık “dijital sıkıyönetim”e geçiş yapmış bulunuyor...

Yavuz Baydar
30 Eylül 2026

Ülkenin zaten sorunlu, baskıcı, sansürcü sisteminde, daha da karanlığa doğru sert bir adım atıldı. Dijital ortamın denetimi Saray’a bağlı Siber Güvenlik Başkanlığı’na geçti.
“Aaaa bak, kuş geçiyor” derler ya, tam da öyle oldu.
Dün, yani 24 Temmuz Cuma günü ‘Yeni Parti’nin kuruluşunun namaz dahil türlü çeşitli etkinlikler ve bolca da spekülasyon soslu tartışmalarla idrak edilişiyle geçti. Tüm gözler, önemi yadsınamayacak bu gelişmeye odaklanmıştı.
Odaklanmıştı ama, bu esnada TBMM Genel Kurulu’nda, uzmanların haftalardır “tehlikenin farkında mısınız?” diye canhıraş şekilde uyardığı bir oylama da, adeta yangından mal kaçırır gibi yapıverildi.
Üstelik, tam da “sansürün kaldırılışının yıldönümü” olan 24 Temmuz gününde!
Son 10 yıldaki otoriterleşme sürecinde baskı sisteminin daha da sıkı tahkimi yönünde yepyeni bir hamleydi bu ve iktidar ittifakı açısından kolayca erişilen bir başarı oldu.
Ve, artık Türkiye bir nevi “dijital olağanüstü hal”e geçmiş durumda.
Geçmiş olsun.
Öyle diyorum ama, bu her şeye rağmen geçmeyebilirdi.
Oturumu yöneten Celal Adan’ın genel oylama sonucunu ilanından anladık ki oylamaya sadece 252 milletvekili katılmış. 32 ret oyuna karşı 220 oyla, ülkedeki dijital rejim bir anda karakter değiştirivermiş.
Sadece 32 ret oyu!
Düşünün, haftalardır “geliyor gelmekte olan” deniyor ve 600 sandalyeli Meclis’te böylesi bir oylamaya muhalefet neredeyse hiç ilgi göstermemiş. Bir güruh, tahmin edeceğiniz gibi dışarıda Yeni Parti gelişmelerinin etrafında; bir başka kesim muhtemeldir ki tatilde; geri kalanı kim bilir nerede.
“Muhalefet etmek”, hele böyle bir alacakaranlık döneminde, dört koldan ve her cephede varlık göstermek değil mi?

Peki olan şey nedir? Bu yasa, Bilgi Teknolojileri Kurumu’nun (BTK) internet ve sosyal ağlar üzerindeki —5651 sayılı Kanun kapsamında belirlenmiş— temel denetim ve müdahale yetkilerini Cumhurbaşkanlığı’na bağlı, güvenlik odaklı bir Siber Güvenlik Başkanlığı’na taşıyarak, dijital alanı daha merkezi, daha güvenlikçi ve daha baskıcı bir modele yerleştiriyor.
Eski sistem, yani BTK icraatı da sorunluydu ve yoğun şikâyet konusuydu ama şimdi “kabin basıncı” katlanacak: Hem yetki yoğunlaşması hem de “gecikmesinde sakınca bulunan hâller” bahanesiyle, “ulusal güvenlik” başlığı altında hızlı sansür ve gözetim kararları alma imkânı belirgin biçimde artıyor.
Aktarılan yetkiler ve işleyiş biçimi şöyle:
İnternet altyapısının denetimi ve müdahalesi (altyapıya teknik müdahale, bant daraltma ve erişim kesme).
Alan adı (domain) yönetiminin kontrolü.
Sosyal ağ sağlayıcılarının yükümlülüklerini takip, gerektiğinde erişim yasağı ve içerik çıkarma kararlarının hızla uygulanması.
BTK bünyesindeki siber odaklı veri merkezleri ve uzman personelin üç ay içinde yeni başkanlığa aktarılması. (Bu devir ardından internet üzerindeki denetim ve müdahale zinciri doğrudan Cumhurbaşkanlığı hiyerarşisine bağlanmış olacak.)
Dramatik nokta şu:
Alınan kararlar; işletmeciler, erişim sağlayıcılar ve veri merkezleri tarafından en geç iki saat içinde uygulanmak zorunda.
İki saat içinde!
Yeni yasaya göre karar 24 saat içinde sulh ceza hâkimine gönderiliyor; hâkimin de 48 saat içinde karar vermesi öngörülüyor.
Bu model, fiilen “önce uygulama, sonra yargısal denetim” anlamına geliyor; yani internet alanında “önce infaz, sonra mahkeme” mantığıyla çalışan bir dijital sıkıyönetim rejimi kurulmuş olacak.
Yasa, internet “trafik bilgisi” tanımına “kaynak ve hedef” ibarelerini ekleyerek veri akışının uçtan uca izlenmesini ve ağ analizinin yasal zemine oturtulmasını sağlıyor.
Böylece hangi cihazın, hangi IP’den, hangi site ve platformlara ne zaman bağlandığı daha ayrıntılı şekilde kaydedilecek. Bu veriler “millî siber tehdit istihbaratı” gerekçesiyle geniş çaplı profil çıkarma — yaygın tabirle “fişleme”— ve gözetim için kullanılabilir hale geliyor.
Yükümlülüklerini yerine getirmeyen platform ve işletmelere ihlal başına 20 bin ile 100 bin TL arasında idari para cezaları öngörülüyor. Diğer siber güvenlik mevzuatında da 1 milyon TL’den 100 milyon TL’ye kadar yükselen cezaların ve 8–12 yıla varan hapis risklerinin gündeme geldiği hatırlatılıyor.
Bu ağır ve muğlak cezalar, özellikle sosyal ağ şirketleri ve altyapı işletmecileri üzerinde “itaat et ve hiçbir şeyi sorgulama” baskısı kuran bir ortam yaratıyor. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi ve değerlendirme, İfade Özgürlüğü Derneği’nin yayınladığı uyarı raporundan izlenebilir.
Bütün bunlar Türkiye’de dijital alanı siyasi iktidarın güvenlik söylemi etrafında yeniden düzenleyen, daha kapalı ve kontrolcü bir “dijital sıkıyönetim” rejimine işaret ediyor. Bu modelin en çok Çin modeline benzediğini düşünüyorum.
Üzülerek söylemeliyim ki hep böyle oluyor. Siyasi muhalefetin karşısında ondan çok daha zeki bir iktidar var ve en kritik otoriterleşme adımlarını, muhalefetin ya en zayıf, ya kafasının en karışık ya da bambaşka konularla meşgul edildiği anlarda atıyor.
Muhalefetin CHP ve Yeni Parti kesiminin bir tarafta “yenilenme”, öbür tarafta “arınma” gibi kavramlarla; Kürt siyasi muhalefetin de “barış” ve “çözüm” gibi muğlak başlıklarla dikkatinin başka yerlere çekildiği bu zaman dilimi, böyle bir vur-kaç için son derece müsaitti.
Şu açık: Bu oylamaya muhalefetin katılmamasının izah edilir hiçbir yanı yok.
Sonra kimse de çıkıp, “neden ülkede kararsız ve protestocu seçmen oranı bir yılı aşkın süredir yüzde 25’in altına düşmüyor?” diye safça sormasın. Tablo belli.
İktidarın kazandığı mesafe şaka değil. Muhalefet dilediği kadar “iktidara geleceğiz” diye kendisini oyalasın, bu tür sloganlar arasında iktidar hedefiyle aralarına çekilen set her geçen gün biraz daha kalınlaşıyor ve yükseltiliyor.
Hazır olun, Takrir-i Sükûn’u dahi aratacak bir sansür dalgası yolda.
Herkese kolay gelsin.
Yavuz BAYDAR

