Dolar/TL47,90
0.08%
Euro/TL55,55
0.31%
Gram Altın6.860,77
0.48%
BIST 10014.082,10
0.64%
Brent Petrol$88,62
0.11%
Gümüş/Ons$65,86
1.16%
Türkiye

'Faşizm Hayaletine Karşı Ne Yapmak Lazım? Macaristan, Fransa, Almanya Arayış Halinde...'

Yavuz Baydar

Yavuz Baydar

4 Ağustos 2026

'Faşizm Hayaletine Karşı Ne Yapmak Lazım? Macaristan, Fransa, Almanya Arayış Halinde...'

Türkiye gibi seçimli otokrasiden artık totaliter düzen aşamasına geçmekte olan ülkelerde asgari düzeyde de olsa demokrasiye nasıl dönülecek? Macaristan gibi tehlikenin teğet geçtiği ülkelerde belanın bir daha yaşanmaması için nasıl bir hasar onarımı yapılmakta? Fransa gibi aşırı sağın kaçınılmaz biçimde iktidara yürümekte olduğu ülkelerde demokratik yapının kural ve kurumuyla korunması için ne gibi önlemler söz konusu?

Faşizmin ve jenerik uzantılarının durdurulamayan —ve bana sorarsanız uzun bir döneme yayılacak olan— yükselişi, özgürlük, hak ve eşitlik mücadelesini önemseyen herkesi "geçmişten ne kadar ders aldık ve bir daha nasıl bu tuzağa düşmeyiz?" sorusuyla baş başa bıraktı.

"Herkesi" dediğime bakmayın. Gelişmelerden kaygılananlar, siyasetin kokuşmuşluğu ve iklimin cehennemi etkisi konusunda uyurgezer olmayı tercih edenlerin yanında küçük bir azınlık.

Ama görünürde somut gelişmeler de yok değil.

En son haber Almanya'dan geldi. Deutsche Welle'nin haberine göre Almanya'da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin yasaklanması için hukukçuların başlattığı girişime katılanların sayısı bini aşmış durumda.

Haberin ayrıntıları şöyle: "Temmuz ayı ortasında AfD'nin kapatılması için federal hükümet ve Federal Meclis'e yönelik bir açık mektup yayımlayan Cumhuriyetçi Avukatlar Birliği (RAV), çağrıya destek veren hukukçu sayısının kısa sürede iki katına çıkarak bin 51'e ulaştığını açıkladı. Destekçiler arasında avukatlar, hâkimler ve savcılar da bulunuyor.

Derneğin AfD'nin yasaklanması çağrısında, Özgürlük Hakları Derneği'nin hazırlattığı bilirkişi raporu temel alınmıştı. Raporda, AfD'nin yasaklanması talebiyle Anayasa Mahkemesi'ne yapılacak bir başvurunun başarı şansının yüksek olduğu değerlendirilmişti. Raporu hazırlayan sekiz uzman, partinin demokrasi ilkesi ile insan onurunun korunmasına ilişkin anayasal güvenceleri ihlal ettiği tespitinde bulunmuştu.

Almanya'da bir siyasi partinin yasaklanması için Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yapma yetkisi yalnızca Federal Meclis, Eyaletler Temsilciler Meclisi ya da federal hükümette bulunuyor. Ancak siyasi çevrelerde AfD hakkında bir yasaklama başvurusu konusunda görüş birliği bulunmuyor."

Parti yasaklamanın sorunları sadece ötelediğini biz kendi acı deneyimlerimizden biliyoruz. Ama Almanya siyaseti oldum olası gelişmelere siyah-beyaz bir optikten bakmış, çok uzun bir süre dünyaya bir yanlışlıklar silsilesi sunmuştur. Alman aklında nüansları ve esnekliği dışlayan bir yan olduğu da herkesin malumu.

Demokratik direnç dünyada stres testinden geçerken, Macaristan ve Fransa otoriter/bağnaz savrulmaya karşı liberal sistemlerin nasıl tepki verdiğini gösteren iki laboratuvar olarak öne çıkmakta. Macaristan çökmüş bir otokratik projenin enkazını kaldırmaya çalışıyor; diğeri ise olası bir otoriterliğe geçişi —devletin kılcal damarlarına sızmadan— boğmak için alelacele kurumsal bir barikat inşa etmekte.

Macaristan'da 12 Nisan 2026'da yaşananlar Avrupa siyasi tarihi için adeta bir deprem niteliğindeydi. 16 yıllık kesintisiz ve giderek otoriterleşen iktidarının ardından Viktor Orbán "gönderildi". Orbán sisteminin içinden gelen Péter Magyar ve Tisza partisi, %53,6'lık oy oranı ve 138 sandalyeyle parlamentoda anayasayı değiştirecek üçte iki çoğunluğu elde etti.

Küresel sağ-popülist hareketin sembolü hâline gelen "Orbánizm" için bu yıkıcı yenilgi, otokratların seçim yoluyla yenilebileceğini gösteren tarihi bir dönüm noktası oldu. Magyar, aldığı güçlü yetkiyi Fidesz yönetimi altında içleri boşaltılan demokratik denge-denetim mekanizmalarını yeniden kurmak ve "rejimi" tamamen tasfiye etmek için bir fırsat olarak değerlendirdi.

Mayıs ayında göreve gelen Magyar hükümeti, kendi deyimiyle "Arınma Ateşi Operasyonu"nu (Operation Cleansing Fire) eşine az rastlanır bir hızla devreye soktu.

Pakette 12 kritik madde var.

En önemlileri şunlar: •Milletvekili görev süresi sınırı: Parlamenterler azami 12 yıl (3 yasama dönemi) görev yapabilecek.

•Yargı bağımsızlığı: Anayasa Mahkemesi yargıçları için 70 yaş sınırı getirilecek. Orbán'ın yerleştirdiği kukla yargıçlar devre dışı bırakılacak.

•Varlık Koruma/Kurtarma Kurumu: Yasa dışı yollardan el konulan devlet fonlarını geri almak üzere yeni bir makam kurulacak.

En sarsıcı adım 13 Temmuz'da atıldı: Macar parlamentosu, Magyar'ın açıkça "kukla" olarak nitelendirdiği Orbán müttefiki Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok'u azletmek için gerekli anayasa değişikliğini onayladı.

Hükümet ayrıca Orbán'ın muhalifleri sindirmek için kullandığı tartışmalı "Egemenliği Koruma Ofisi"ni lağvetti ve Avrupa Savcılığı'na (EPPO) katılım sürecini başlattı.

Medya cephesinde ise yıllardır —bizim TRT gibi— iktidar borazanı olarak çalışan devlet yayın kurumu MTVA ile ilgili reform süreci başlamış durumda. Şimdi bağımsız haberciliği güvence altına almayı öngören yeni bir medya yasası ve tam bağımsız bir medya otoritesi kurulması gündemde.

Yine de bu onarım süreci kolay olmayacak. AB Komisyonu, dondurulmuş 10 milyar euroluk AB fonunu serbest bırakmak için yargı bağımsızlığı, yolsuzlukla mücadele ve emeklilik sürdürülebilirliği gibi konularda 27 kriter belirlemiş durumda.

Tüm bu adımlar, Princeton Üniversitesi'nden uzmanların dikkat çektiği bir soruyu da beraberinde getiriyor: Magyar, Orbán'ın yarattığı sistemi imha etmek için bizzat o sistemin araçlarını —anayasal süper çoğunluğu, süratli tek taraflı değişiklikleri— kullanmakta. Bu durum bazı gözlemciler arasında "yeni bir güçlü adam mı?" kaygısına yol açmıyor değil. Çünkü aşırı yetki ve güç, yozlaşma için cazip bir tuzak.

Macaristan popülist iktidarın enkazını kaldırmakla meşgulken, gelecek yıl yapılacak son derece kritik genel seçimlerde aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partisinin iktidara gelme ihtimaline karşı Fransa, sistemi —yani devlet yapısını— birtakım zırhlarla donatmaya koyulmuş durumda.

The Economist'in ayrıntılandırdığı üzere, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, olası bir Marine Le Pen ve Jordan Bardella zaferi öncesinde Fransa'nın kurumlarını "yalıtma" stratejisini adım adım hayata geçiriyor: Orduda başkomutanlığa General Fabien Mandon atandı, Sayıştay'ın başına bütçe bakanı Amélie de Montchalin getirildi ve pek yakında Berlin, Londra ve Washington'a yeni büyükelçiler atanması bekleniyor. Bu isimlerin ortak paydası, görev sürelerinin Macron'un cumhurbaşkanlığı dönemini aşacak olması.

Fransa Merkez Bankası Başkanı François Villeroy de Galhau'nun görevden 18 ay erken ayrılmayı —muhtemelen yaklaşan tehlikenin bilincinde olarak— kabul etmesiyle Macron, olası bir RN iktidarının derinliklerine uzanacak altı yıllık yeni bir başkan atama fırsatını da bulmuş oldu. Geçtiğimiz yıl anayasal uyuşmazlıklarda son sözü söyleyen Anayasa Konseyi'nin zirvesine "müttefiki" Richard Ferrand'ı yerleştirmesi de bu stratejinin bir parçasıydı.

Tabii ki beklendiği üzere Marine Le Pen cephesi uzun süredir bu atamaları "idari darbe" olarak nitelendirerek ateş püskürmekte. Yolsuzluktan yargılandığı mahkemenin geçenlerde verdiği kritik kararla seçimlere katılma şansını elde eden Le Pen, Macron'u üst düzey bürokratları, elçileri ve askerî yetkilileri alelacele atayarak olası bir RN iktidarının "ülkeyi istediği gibi yönetmesini engellemekle" suçluyor.

Élysée Sarayı ise bu atamaları Anayasa'nın 13. Maddesi kapsamındaki "rutin anayasal yetki kullanımı" olarak savunuyor ve devlet çarklarının siyasi takvimden bağımsız dönmesi gerektiğini vurguluyor. Ancak bazı eleştirel yayınlarda Macron'un bu hamlelerinin aslında devleti "Le Pen'e karşı yalıtmak" ("Le Pen-proofing") anlamına geldiği görüşleri de yaygın. Beş ila yedi yıl boyunca görevden alınması neredeyse olanaksız olan siyasi/idari müttefiklerin kilit pozisyonlara yerleştirilmesi, aşırı sağdan çıkagelecek herhangi bir hükümetin keyfi manevra alanını peşinen daraltmayı amaçlıyor.

Fransa ve Macaristan örneklerinin bize gösterdiği çok net bir gerçek var: Aşırı sağcı, otokratik veya faşizan hareketlerle mücadele hiçbir zaman doğrusal, birbirinden kopuk, tutarsız veya kusursuz süreçler değil. İster seçim yoluyla yaşanan demokrasi yanlısı değişimle kurumlar radikal biçimde yeniden inşa edilsin, ister seçim öncesi idari ve anayasal barikatlar kurularak yapılsın, her iki yöntem de kendi içinde yetki aşımı risklerini barındırıyor ve dizginlemeyi amaçladıkları güçler tarafından "antidemokratik manipülasyon" suçlamalarıyla karşılaşıyor. Bu yeni bir durum; çünkü 1930'larda Avrupa'da, 2024'te ise ABD'de yaşananlar, "demokratik mimari"nin korunması için partiler ötesi, ideolojiler ötesi bir bilincin ne denli hayati olduğunu göstermekte.

Bunun ne kadar önemli olduğunu, kusurlu ve yamalı bir otokratik yapıya sürüklenirken siyaset sınıfının bilinçsizliğini yaşayan, şimdilerde de totaliter düzenin kurulması sürecinde devlet kurumlarının zaafiyetlerini gören bizler, Türkiye'de dehşet içinde izleyerek anlıyoruz.

Öte yandan her kırılgan demokrasi Avrupa'da kendi derdine düşmüş durumda. İtalya'da yargı da sivil toplum da gücünü koruyor; keza İspanya ve Yunanistan'da da. Demokratik Avrupa'nın üçlü sacayağı olan Fransa, İngiltere ve Almanya'nın giderek daha kutuplaşmış, karanlık bir siyasi iklime sürüklendiği günümüzde bu mücadele son derece çetin geçecek.

Unutmayın: Zeitgeist zaman zaman hortlağa dönüşür, kalmak için her aracı kullanır, insanları zombilere çevirir.

Türkiye bunun en bariz örneği.

Yavuz Baydar