'Baku-Ankara Gerilimi: Arşive göre Aliyev Erdoğan’a ve İslamcılığa Hep Kuşkuluydu...'

Yavuz Baydar
29 Ekim 2026

Ankara’nın dış politikasında bir gedik, üstelik en beklenmedik yerden açıldı. Azeri okullarında başörtüsü yasağı laiklik üzerindeki katı görüş ayrılıklarını tetikledi.
Türkiye’nin “komşularla sıfır yerine bir hayli sorun” diye tanımlanabilecek dış politika icraatına bir süredir Azerbaycan da eklenmiş durumda. Oysa, yakın bir zamana kadar Ankara ile Baku arasında adeta su sızmıyordu. “Kardeş” diye tanımlanan, “tek millet, iki devlet” sloganı sıkça tekrarlanan ilişiklere aniden bir kriz giriverdi.
Oysa, Türkiye’de gerek milliyetçi-ulusalcı, gerek ülkücü, gerekse İslamcı kesimlerde, ek olarak CHP cenahında hemen hemen tek ortak müşterek bu ilişkiler gibi görünüyor, Karabağ Savaşı’nda iki ülkenin askeri işbirliği bir övünç vesilesi olarak sıkça anılıyordu.
Azerbaycan’ın uzun yıllar boyunca İsrail ile derinleştirdiği ikili siyasi ve askeri ilişkiler dahi — Gazze faciasına rağmen — bu zemine gölge düşürememişti. Türkiye medyası (yandaş veya “muhalif”) için Azerbaycan-İsrail ilişkileri hep “kırmızı çizgi” olarak kaldı.
Okullarında başörtüsü yasağı tartışmasıyla başlayan gerilimde Bakü, Ankara’daki siyasetçilere “iç işlerine karışmama” çağrısı yaptı. Ardından Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral görevinden ayrıldı, ayrılışının Erdoğan’ın talimatıyla gerçekleştiğini de açıkladı.
Bu arada Azerbaycan yönetimi 31 Türk vatandaşını okullarda başörtüsü yasağına dair tepki ve paylaşımları nedeniyle “istenmeyen kişi” ilan etti. Bu kişilerin Azerbaycan Cumhuriyeti’nin egemenliğine, ulusal güvenliğine, anayasal düzenine karşı açıklamalar yaptığı kaydedildi.

Kriz, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev arasında bir telefon görüşmesine yol açtı. Ama sızan bilgiler eğer doğru ise görüşme “sert bir havada” geçmiş. Erdoğan’ın mizacı ve Aliyev’in dünyanın enerji ihtiyacından ötürü daha da görünür hal alan özgüveni hesaba katıldığında, bunda şaşılacak bir şey yok.
İki liderin iktidar süresi neredeyse birbirine eşit (ikisi de 2003’te icraata başladı) ve ortak ve uzun bir geçmişleri var. Ama özellikle din siyaset ilişkileri konusunda pek uyuştukları söylenemez.
Aliyev, Erdoğan’ın ve AKP’nin temsil ettiği Sünni “Milli Görüş” çizgisine karşı hep güvensizlik besledi. Ama bunu dışa vurmamaya, kamusal alana taşımamaya da gayret etti. Bunda reel siyasetin etkisi yadsınamaz: Baku bazen alttan alta, bazen de dümdüz bir şekilde Türkiye siyasetine müdahil oldu, Ankara’daki lobisinin etkinliğine gölge düşürmekten kaçındı.
Kriz patlak verince ister istemez gerilere gitmek ve hatırlamak gerekti. Bu konuda açık kaynaklara dayalı bir yapay zeka araştırması hafızaları tazeler nitelikte. Ayrıntılı bir okuma için “Artık Sır Değil / Amerikan Gizli Telgraflarında Türkiye”(Derleyen: Yasemin Çongar / Hemen Kitap) başlıklı kitaba da başvurulabilir.

WikiLeaks’te yayımlanan ABD diplomatik yazışmaları İlham Aliyev’in Erdoğan’a ve onun siyasal çizgisine karşı beslediği kuşkuları özetlemekte. Belgelerde üç damar belirginleşiyor: Siyasal İslam kaygısı, Ermenistan konusunda ihanete uğrama duygusu ve enerji üzerinden Ankara’yı sınırlandırma isteği.
Bugünkü gerilim, bu eski güvensizliklerin üzerine oturuyor gibi okunabilir.
İlk belge, 1 Haziran 2007 tarihli, 29 Mayıs 2007 tarihinde Aliyev ile ABD Baku Büyükelçisi arasındaki görüşmenin dökümünü içeren telgraf. Burada Aliyev’e atfedilen değerlendirme şu: “Erdoğan iyi bir insan, fakat İslamcı olması sorun.”
Aynı belgede Türkiye’nin İslamlaşmasının Azerbaycan açısından çok kötü olduğu söyleniyor. Gerekçesi de dikkat çekici: Bakü örnek alabileceği laik kalkınma modelini kaybediyor. Türkiye’den gelen dinsel etkiler, İran kaynaklı benzer faaliyetlerden bile daha tehlikeli bulunuyor.
Aliyev, gerekli önlemler alınmazsa Azerbaycan’ın da on beş-yirmi yıl içinde benzer bir durumla karşılaşabileceğini söylüyor. Erdoğan’ın Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanlığına aday göstermesini de hata olarak değerlendiriyor. Kamuya sunulan yakınlığın arkasında, Ankara’daki iktidar anlayışının Azerbaycan’a taşınabileceğine ilişkin belirgin bir rejim kaygısı bulunuyor.
“Islamization in Turkey is very bad for us”. (“Türkiye’nin İslamcılaşması bizim için çok kötü.”)
“If we don’t take measures today, we could have the same situation in 15 to 20 years” (“Bugün önlem almazsak on beş-yirmi yıl içinde aynı durumla karşılaşabiliriz.”)
İkinci belge 3 Nisan 2009 görüşmesini aktaran 7 Nisan tarihli telgraf. Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasının Karabağ meselesinden ayrıştırılması ihtimalinin Aliyev’i öfkelendirdiği anlaşılıyor. Belgede Türkiye için “yalancı”, “hilekâr” ve “hain” gibi nitelemeleri geçiyor. Fakat bunlar doğrudan Erdoğan’ın şahsını adres alan üç hakaret değil, Türkiye’ye yöneltilmiş suçlamalar.
Erdoğan bakımından kişisel boyut bir başka belgede ortaya çıkıyor. Aliyev, isim vererek Gül ve Erdoğan tarafından kendisini şahsen ihanete uğramış hissettiğini söylüyor. Bu belgede “tek bir millet olmadıkları ve hiçbir zaman da olmayacakları” yönündeki olağanüstü sert bir ifade var. Enerji görüşmelerinin sona erebileceği, güvenlikten ekonomiye bütün ilişkilerin zarar görebileceği de belirtiliyor.
“Erdogan is a ‘nice person,’ but he is an Islamist, which is a problem.” (“Erdoğan ‘iyi bir insan’, fakat İslamcı; bu bir sorun.) Belgede cümlenin tümü diplomatın anlatımı; özgün metinde yalnızca “nice person” tırnak içine alınmış.
“We are not one nation and we never will be.” (“Biz bir millet değiliz ve hiçbir zaman da olmayacağız.”) Bu cümle belgenin Aliyev’in sözlerin atıfta bulunduğu bölümde.
Üçüncü belge, 25 Şubat 2010 tarihli telgraf. Amerikalı diplomat, Aliyev’in Erdoğan hükümetinden hoşlanmadığını açıkça ortaya koyduğunu yazıyor, dış politikadaki saflığı ve girişimlerin başarısızlığını vurguluyor. Ancak bu cümle Aliyev’in ağzından tırnak içinde verilmiş bir konuşma değil, diplomatın onun tutumunu aktardığı değerlendirme.
Aynı paragrafta İsrail, Hamas ve Gazze var. Aliyev’in, Ankara’nın İsrail karşıtlığı yüzünden “geleneksel dostlarının desteğini kaybettiğini düşündüğü” aktarılıyor. Erdoğan’ın Hamas ve Gazze konusundaki ısrarının Türkiye’ye yarar sağlamadığı görüşü de kayda geçiriliyor. Türkiye’de ılımlı İslamcı bir hükümet fikrini baştan itibaren değersiz bulduğu belirtiliyor.
“Aliyev made clear his distaste for the Erdogan government in Turkey, underscoring the ‘naivete’ of their foreign policy and the failure of their initiatives, including the loss of support for Turkey among traditional international friends because of Ankara,s hostility to Israel.” (“Aliyev, Türkiye’deki Erdoğan hükümetinden hoşlanmadığını açıkça ortaya koyarak dış politikalarının ‘saflığını’ ve girişimlerinin başarısızlığını, buna Ankara’nın İsrail’e düşmanlığı nedeniyle Türkiye’nin geleneksel uluslararası dostları arasındaki desteğini kaybetmesini de dahil ederek vurguladı.”)
“He noted that in his view, there had never been any merit to the notion of a ‘moderate Islamist’ government in Turkey, and that Erdogan’s insistence on promoting Hamas and Gaza when other Arab countries were notably silent on these issues had brought Turkey no benefits.”(Türkiye’de ‘ılımlı İslamcı’ bir hükümet düşüncesinin hiçbir zaman bir değeri olmadığını; diğer Arap ülkeleri bu konularda belirgin biçimde sessizken Erdoğan’ın Hamas ve Gazze’yi öne çıkarma ısrarının Türkiye’ye hiçbir yarar sağlamadığını belirtti.)
Enerji ise bu güvensizliğin maddi karşılığı. Aliyev, Rusya’ya gaz satışının gerçek nedenini Türk dostlarına bir gaz dağıtım merkezi kurmalarına izin verilmeyeceğini göstermek olarak açıklıyor. Böylece mesele, kapalı kapılar ardındaki hoşnutsuzluğun ötesine geçiyor: Bakü, Ankara’nın bölgesel ağırlığını gerektiğinde sınırlamak istiyor ve bu niyetini saklamıyor.
“They did everything to ruin energy cooperation.” (“Enerji işbirliğini mahvetmek için her şeyi yaptılar.”)
“But the real reason, Aliyev confided, was that the sale illustrated to “our Turkish friends” that they will not be allowed to create a gas distribution hub.” (“Fakat Aliyev’in özel olarak açıkladığına göre, satış ‘Türk dostlarımıza’ bir gaz dağıtım merkezi kurmalarına izin verilmeyeceğini göstermekteydi.”
Tabii aradan yıllar geçti, dünya güneşin etrafında neredeyse 10 kez döndü. Bütün bunlar, Aliyev’in bugün de aynı şekilde düşündüğünü kanıtlamaz. Fakat, başörtüsü üzerinden egemenlik tartışması ve “iç işlerine karışma” meselesi, ayrıca Erdoğan imzalı dış politikada (aynen Mısır’la bir zamanlar yaşandığı gibi) Ankara resmi söyleminin komşular tarafından “üstünlük taslama” olarak algılanması, Ankara-Baku arasında bardağı taşırmış gibi görünmekte.
Bugünkü ezber bozulmasını, şaşkınlığı açıklayan şey “dostluğun bozulması” değil, iki lider arasında samimiyet eksikliğinden kaynaklandığı öne sürülen “mesafe”nin dinsel simgelerin kamusal alanda yer almasındaki bakış farklılıkları üzerinden yeniden, iyice görünür hale gelmesi.
Kaybedecek olan da Azerbaycan gibi görünmüyor.
Şunu da eklemekte yarar var: Diplomatik krizin bir ucunda Cumhur İttifakı’nın “ekümenik lideri” olan Erdoğan ve AKP var, Bahçeli ve MHP yok.
Şimdi gözler, 29-30 Ekim’de Ankara’da düzenlenecek Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) zirvesine Aliyev’in katılıp katılmayacağı (katılmayacağı yönünde haberler var, ama resmi açıklama bu satırlar yazılırken henüz gelmemişti). Katılırsa da fotoğrafların ve beden dilinin bizlere daha başka neler anlatacağında.
Yavuz BAYDAR


