Dolar/TL47,90
0.08%
Euro/TL55,55
0.31%
Gram Altın6.860,77
0.48%
BIST 10014.082,10
0.64%
Brent Petrol$88,62
0.11%
Gümüş/Ons$65,86
1.16%
Politika

İsrail Neden Türkiye'ye Dalaşıyor?

Yaman Alp Ungan

Yaman Alp Ungan

23 Ağustos 2026

İsrail Neden Türkiye'ye Dalaşıyor?

18 Ağustos sabahı, İdlib'in doğusundaki Ebu'z-Zuhur askeri havaalanı vuruldu. Suriye'nin açıklamasına göre sekiz hava saldırısı üssün pistini ve depolarını hedef aldı; üs Türkiye sınırına yaklaşık yetmiş kilometre uzaklıkta. Can kaybı olmadı. İsrail ilk gün sessiz kaldı, akşama doğru saldırıyı üstlendi. Netanyahu'nun ofisinden yapılan açıklamada, Suriye'nin Halep yakınındaki bir üsse Türk askerinin konuşlanmasına izin vererek mevcut güvenlik düzenini bozmanın eşiğinde olduğu, Şam'ın bu konuda defalarca uyarıldığı belirtildi. Türkiye Dışişleri Bakanlığı saldırıyı Suriye'nin toprak bütünlüğünün ihlali sayarak kınadı. Şam ise üste planlanmış herhangi bir Türk yığınağı bulunmadığını açıkladı.

Bu neden Türkiye'nin meselesi? Çünkü Esad'ın devrilmesinden bu yana Türkiye, yeni Suriye yönetiminin en yakın destekçisi konumunda; Suriye ordusunun yeniden kurulmasına ve özellikle hava savunmasının inşasına fiilen katkı veriyor. İsrail'in açıkça beyan ettiği kaygı da tam olarak budur: Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığının, bilhassa İsrail uçaklarının Suriye semasındaki hareket serbestisini kısıtlayabilecek hava savunma sistemlerinin yayılmasını önlemek. Yani vurulan bir pist değil, bir yönelimdi.

Olayın ardından ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, saldırıdan ABD'nin de önceden haberdar edilmediğini söyledi. Barrack'a göre Türk kuvvetleri sınıra doğru gelen uçakların yönünü ve amacını bilmiyordu; kendi uçaklarını havalandırmayı düşünmeye başlamışlardı. Olay, İsrail ile Türkiye ve Suriye arasında doğrudan askeri bir çatışmaya hızla tırmanma riski taşıyordu. Birkaç gün sonra Barrack dozu artırdı: Bir ihtimal olarak İsrail'in Türkleri tahrik ediyor olabileceğini, bunun kesin bir istihbarat sonucu değil bir okuma olduğunu belirterek dile getirdi; saldırının İsrail'deki seçim öncesi siyasi hesaplarla bağlantılı olabileceğini de ekledi. Hatırlattığı emsal manidardı: 2015'te Türkiye sınırına yaklaşan bir Rus uçağı düşürülmüştü. İsrail Savunma Bakanı Katz bunu yalanladı; Şam'daki üst düzey yetkililerin uyarıldığını ve istihbaratın ilgili Amerikan makamlarına iletildiğini savundu.

Bir ABD büyükelçisinin, müttefikini bir başka müttefikine yem atmakla itham etmesi olağan bir gelişme değildir. Türkiye'nin önündeki ikilem de açık: Tepki vermemek zayıflık, tepki vermek ise İsrail'in tuzağına düşmek demek.

Peki İsrail bunu neden yapıyor? Türkiye ile açık bir hesaplaşmayı göze alamayacağını bildiği halde, neden kendi kendine gelin güvey olup bu kavgayı büyütüyor?

Ortadoğu İçin İki Ayrı Tasavvur

Yanıt Suriye'de değil; Ortadoğu'nun önümüzdeki on yılda nasıl bir düzene kavuşturulmak istendiğinde saklı.

ABD, Çin ile giderek sertleşen, henüz üstü örtülü ancak kaçınılmaz bir hesaplaşmaya hazırlanıyor. Bu iki gücün asıl rekabet alanı Büyük Okyanus'tur ve Vaşington ikinci bir cepheye tahammül edemez. İran Savaşı bu gerçeği çıplaklaştırdı. Ortadoğu'da kalıcı biçimde tutulan her uçak gemisi, harcanan her dolar ABD için kaynakların yanlış kullanımıdır ve israftır. Dolayısıyla ABD'nin Ortadoğu'dan bugün tek bir talebi vardır: Düzen. Ucu açık savaşlar değil; kendi kendini idare eden, denizyolları güvenli, tedarik zincirleri işleyen bir bölge.

Böyle bir düzeni kurabilecek yerel bir aktör aranıyorsa, listenin başında Türkiye vardır. Türkiye hem bölgenin en büyük konvansiyonel ordusuna sahip, hem NATO üyesi, hem savunma sanayisiyle kendi kendine yetebilen, hem de Suriye'den Kafkasya'ya, Libya'dan Karadeniz'e sahada fiilen iş yapabilen bir ülke. Temmuz'da NATO zirvesinin Ankara'da toplanması bir nezaket jesti değildi; ittifakın doğu kanadının ağırlık merkezinin nerede durduğunun tescili idi. Aynı zirvede kurulan kritik hammaddeler girişiminin kurucu üyeleri arasında Türkiye'nin bulunması da tesadüf değil. Vaşington, Avrasya'da güvenebileceği tek ciddi ortağın kim olduğunu yavaş ancak emin adımlarla görüyor.

İsrail'in bölge için tasavvuru ise bunun tam tersidir. İsrail düzensizlikten besleniyor. Bölgesel ağırlığının tamamı, etrafındaki devletlerin zayıf, bölünmüş ve birbirine düşmüş olmasına dayanıyor. Lübnan'ın devlet olamaması, Suriye'nin parçalı kalması, Irak'ın merkezi otorite kuramaması, İran'ın kuşatılmışlığı; bunların her biri İsrail'in hareket serbestisinin ön şartlarıdır. Bölgeye düzen geldiği gün İsrail, bir bölgesel güç olmaktan çıkıp düşük nüfusuyla, kaynak yoksunu, komşularının rızasına muhtaç standart bir ülke olur. Bugünkü ayrıcalığını tam da bu düzensizlik düzenine borçludur.

İşte İsrail'i asıl rahatsız eden budur: ABD bölgeye düzen kurmak için Türkiye'ye kapı araladıkça, İsrail bunu kendi varlığının aleyhine bir gelişme olarak görüyor. Mesele Türkiye değil, İsrail'in artık kendi düzenbozuculuğuna azalan müsamahanın farkında oluşu.

Üstüne üstlük, Amerikan kamuoyunda kırk yıldır sorgulanmayan bir olgu ilk kez tartışılıyor. Amerikalı seçmenlerin çoğunluğu artık İsrail'e ek askeri ve iktisadi yardım gönderilmesine karşı. Amerikalıların yaklaşık yarısı İsrail ile ilişkinin ABD'nin çıkarlarına yardım etmekten çok zarar verdiği kanısında; İsrail'e silah sevkiyatının hiçbir yeni kısıt olmaksızın sürmesini isteyenlerin oranı ise yalnızca altıda bir seviyesinde. Bu durum hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar için geçerli. Kuşaklararası bir ayrışma da mevcut: 65 yaş üstü Cumhuriyetçilerin büyük çoğunluğu İsrail'e yakınlık duyarken, 45 yaş altı Cumhuriyetçilerde bu oran yarıya iniyor.

İsrail bu erimenin farkında olduğu için 2026 bütçesinde kamu diplomasisine, yani algı yönetimine, 700 milyon doları aşan bir kaynak ayırdı. Kendi vazgeçilmezliğinden emin bir devlet, yalnızca kendini ABD'ye anlatmak için böylesi bir tanıtım bütçesi ayırmaz.

Bir devlet, yeri doldurulabilir olduğunu hissetmeye başladığında ya daha faydalı olmaya çalışır ya da rakibinin faydasız görünmesi için uğraşır. İsrail ikincisini seçmiş görünüyor.

İsrail'de Yaklaşan Seçimler

Türkiye'de "Netanyahu gider, bu iş düzelir." gibi yaygın bir kanı var. Doğru bir varsayım değildir.

Türkiye'yi bir tehdit kalemi olarak resmi belgeye yazan kişi Netanyahu değildir. Ocak 2025'te raporunu sunan Nagel Komitesi, İsrail'in Türkiye ile doğrudan bir çatışmaya hazırlanmasını önerdi ve Türkiye ile hizalanmış bir Suriye'den gelecek tehdidin İran tehdidinden daha tehlikeli hale gelebileceği uyarısında bulundu.

Söylemin en keskin hali ise iktidardan değil, muhalefetten geliyor. Eski Başbakan Naftali Bennett, Şubat 2026'da Amerikan Yahudi kuruluşlarının önünde "Türkiye yeni İran'dır" dedi; Erdoğan'ı İsrail'i çevrelemeye çalışmakla suçladı. Netanyahu da geri kalmadı; Likud'un 16 Ağustos'ta Tel Aviv'de astığı seçim afişinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, İran dini lideri Hamaney ve Hizbullah lideri Kasım ile yan yana, "Netanyahu'nun kaybetmesini isteyenler" başlığı altında gösterildi.

İsrail 27 Ekim 2026'da sandığa gidecek. Hiçbir partinin tek başına çoğunluk sağlayamadığı sistemde koalisyon pazarlıkları yeni hükümetin kuruluşunu Aralık'a taşıyabilir.

Ağustos ortasındaki anketlerde eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot'un Yaşar partisi ile Likud başabaş gidiyor; son bir haftada yayımlanan ölçümlerde Yaşar 24 ila 26 sandalye bandında, Likud ise 20 ila 23 arasında görünüyor. Bennett ile Lapid'in ortak listesi üçüncü sırada. Netanyahu koalisyonunu oluşturan partiler toplamda 48 ila 52 sandalyede kalarak çoğunluk için gereken 61'in belirgin biçimde uzağında. Başbakanlığa uygunluk sorusunda Eisenkot, Netanyahu'ya karşı on dört puana varan bir farka ulaşmış durumda. Muhalefet bloku ise Arap partilerinin desteği olmadan çoğunluğa ulaşamıyor.

Bu partilerin hiçbirinin Türkiye ile ilişkileri onarmak gibi bir önceliği görünmüyor.

İsrail içinde Türkiye'yi tehdit sayan anlatı seçimin sonucu her ne olursa olsun yerinde kalacak. Eisenkot, Nagel'in doktrinini üreten askeri geleneğin tam içinden gelen bir isimdir. Bennett zaten bu tezin en yüksek sesli savunucusudur. Sandık İsrail'in Türkiye politikasını değiştirmeyecek; yalnızca üslubunu değiştirecek. "Yeni hükümet ile yeni bir sayfa açma" umudu yok ya da düşük.

Bununla birlikte; İsrail'in ürettiği anlatının omurgası, Türkiye'nin itirazını bir din ve soy düşmanlığı olarak resmetmektir ve bu tarihsel olarak yanlıştır. İsrail'i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke Türkiye'dir; tanıma Mart 1949'da gelmiştir. Daha gerisi de vardır: 1492'de İspanya'dan sürülen, Engizisyon baskısı altında ya din değiştirmeye ya göçe zorlanan Sefarad Musevilerine kapılarını açan, onlara vatan veren devlet Osmanlı'dır. İki ülke 1990'larda savunma sanayisinde yakın çalıştı; Türk savaş uçaklarının modernizasyonundan ortak tatbikatlara uzanan bir dönem yaşandı.

İki ülke arasındaki iktisadi bağlar ise siyasi kopuştan daha inatçı çıktı. 2023'te iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 6,8 milyar dolardı. Türkiye 2 Mayıs 2024'te Gazze gerekçesiyle tüm ithalat ve ihracatı durdurdu. Buna rağmen Birleşmiş Milletler ticaret veritabanına göre İsrail 2024 yılında Türkiye menşeli 2,87 milyar dolarlık mal ithal etti; Türkiye o yıl İsrail'in en büyük beşinci tedarikçisiydi. Ticaret Bakanlığı doğrudan ticaretin durduğunu belirtiyor; aradaki fark üçüncü ülkeler üzerinden yürüyen dolaylı ticaretten kaynaklanıyor.

Bu tablodan çıkan sonuç, Türkiye ile İsrail arasındaki bağın iki tarafın siyasi diline rağmen ayakta kalan yapısal bir bağ olduğudur. İki ülke arasındaki husumet ne kadim ne de kaçınılmazdır. Türkiye'yi öcü gösteren İsrail anlatısının aksine; Türkiye, İsrail'in varlık hakkını hiçbir zaman inkar etmemiş, onu haritadan silme tehdidinde bulunmamıştır. Türkiye'nin itirazı Musevilere değil, İsrail devletinin hukuktanımaz davranışınadır; bu ayrımı en net biçimde ifade etmek Türkiye'nin kendi çıkarınadır.

Ebu'z-Zuhur'da Vurulan Neydi?

Şimdi Ebu'z-Zuhur'a dönebiliriz.

Ekran görüntüsü 2026-08-23 150621

İsrail'in resmi gerekçesi askeri dengenin tesis edilmesidir; oysa askeri denge argümanı burada zayıftır. Üs zaten Türkiye sınırına çok yakındır. Bir Türk uçağı o menzile Türkiye'den kalkarak da ulaşır; Ebu'z-Zuhur'daki muhtemel bir Türk varlığı havadaki dengeyi kayda değer biçimde değiştirmez. İsrail'in askeri dengeden kastettiği ve İsrail'i rahatsız eden şey, Türkiye'nin Suriye semasında geçici bir konuk olmaktan çıkıp daimi ve tanınmış bir taraf haline gelmesidir.

Türkiye'nin Suriye'deki fiziki varlığını İsrail, Suriye üzerindeki İsrail tahakkümünü azaltan bir gelişme olarak kendine tehdit görüyor.

Türkiye bölgede düzenkurucu sıfatıyla yerleştikçe İsrail'in kabadayılık alanı daralır. Önce Suriye'de daralır, sonra Lübnan'da, ardından Doğu Akdeniz'de. İsrail bu daralmayı bir güvenlik sorunu olarak sunuyor; gerçekte bir statü sorunudur. İsrail'in bu saldırısı ile anlatmak istediği şey şudur: "Bu sema henüz sahipsiz değil ve sahibi ben olmaya devam edeceğim."

Açık bir meydan okuma. Kimlere?

Mesaj Kime?

Saldırının tek bir muhatabı yoktu; üç ayrı adrese üç ayrı mesaj gitti.

Suriye'ye: Türkiye ile askeri bütünleşmenin bir sınırı vardır ve o sınırı Ankara değil, Tel Aviv çizer. Yeni Suriye yönetimine, kuracağı her ortaklığın onay merciini hatırlatan bir uyarıdır bu. Şam'ın "burada Türk yığınağı yok" demek zorunda kalması, mesajın Suriye yönetimine ulaştığını gösteriyor.

Türkiye'ye: İsrail, Türkiye'nin reflekslerini tartıyor. 2015 emsalinin bizzat bir Amerikan büyükelçisi tarafından hatırlatılması boşuna değil. Bir İsrail uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi, İsrail lobisinin "Türkiye yeni İran'dır" tezini Vaşington'da bir gecede kanıtlanmış saydırırdı. Türkiye'nin tümüyle sessiz kalması ise sahada Türkiye'nin aleyhine olurdu. İkisi de İsrail'in işine yarardı. Ankara üçüncü yolu, yani sükunetle birlikte sahadaki yerleşimi sürdürmeyi seçti; en doğru olan buydu.

ABD'ye: Asıl mesaj buraya. "Türkiye size ortak değil, yönetmeniz gereken bir sorundur." Bu cümle, İsrail'in kendi vazgeçilmezliğini savunma çabasının ta kendisidir. Yeri doldurulabilir olduğunu hisseden taraf, rakibini güvenilmez göstermekten başka bir savunma bulamaz.

Uzun Oyun

Türkiye, İsrail'in attığı oltaya gelmemeli, yemi yutmamalı. Nitekim zaman Türkiye'den yana; bu bir gerilimi tırmandırma yarışı değil, bir sabır yarışıdır. Kaostan beslenen taraf acele etmek zorundadır; çünkü zaman aleyhine işler. Düzenden beslenen taraf ise beklemeyi göze alabilir. Türkiye'nin eli burada İsrail'e karşı kuvvetlidir.

Mekke Paktı test edilmemiştir; Türkiye yeni paktın işlerliğine ihtiyatlı yaklaşmak durumundadır. Elbette ki Suudi Arabistan ve Pakistan ile yakınlaşma olumludur; 1937 Sadabad Paktı'nın ve 1955 Bağdat Paktı'nın bugünkü akrabası sayılabilir ve bölge için iyidir. Ancak diğer bu paktlar gibi Mekke Paktı'nın da fiiliyatta ne anlama geldiğinin hiçbir emsali yok. Riyad hangi durumda hangi kuvveti gönderir, İslamabad hangi eşikte devreye girer, bunların yanıtı bilinmemektedir.

Asıl cephe Vaşington'dur. İsrail'in Türkiye'ye verebileceği zarar, İdlib semasında değil; silah tedarikinde, savunma sanayi ortaklıklarında, ABD Kongresi kararlarında ve kamuoyu algısındadır. Bu, bir lobiler savaşıdır. İsrail'in her tür belaltı saldırıda bulunacağı varsayılmalıdır. Bugün Türkiye ile ABD'nin çıkarları otuz yıldır olmadığı kadar örtüşüyor. Akdeniz'den Ortadoğu'ya, Kafkasya'dan Orta Asya'ya uzanan hatta ABD'nin güvenebileceği tek ciddi güç Türkiye'dir; Türkiye'nin de bu çıkar örtüşmesinden kendine sağlayacağı nüfuz, bölgesel dengeleri kalıcı olarak kendi lehine çevirebilecek büyüklüktedir.

Yel ardımızda. Bölgede dengeler Türkiye'nin lehine değişiyor ve bu kimsenin bahşettiği bir lütuf değil; Cumhuriyet'in ürettiği bir sonuç. Ancak rüzgarın yönü tek başına yetmez; yelkeni tutan elin sağlam olması gerekir. Enflasyonla mücadelenin tamamlanmadığı, hukukun üstünlüğünün ve liyakatin aşındığı bir ülke, önündeki bu fırsat penceresini hakkıyla kullanamaz. Dışarıda kazanılan zafer, içeride kurulan düzen ve hürriyet ile korunur. Türkiye'nin sınavı hala içtedir.

İsrail'in bugünkü telaşı bize bir şeyi söylüyor: Yükseldiğimizi bizden önce onlar fark etti.

Paylaş