Dolar/TL49,94
0.07%
Euro/TL55,95
0.30%
Gram Altın6.381,82
1.35%
BIST 10010.960,14
1.84%
Brent Petrol$113,20
2.17%
Gümüş/Ons$50,25
4.07%
Gedik Yatırım
Ekonomi

Fransa Neden Yanıyor?(2)

Yaman Alp Ungan

Yaman Alp Ungan

30 Ekim 2026

Fransa Neden Yanıyor?(2)

Dizinin ilk yazısında Fransa'daki isyanın iktisadi nedenlerini ele aldık. Sayıca azalan genç kuşak, ücretinden kesilen Avrupa'nın en ağır vergi ve primleriyle yaşlıların emekliliğini finanse ediyor ve sandıkta bu düzeni değiştirecek gücü yok. Bu tablo gençlerin öfkesini açıklıyor, ancak sokağı kimlerin doldurduğunu açıklamıyor.

Fransız İçişleri Bakanlığı'na göre tutuklananların %30'u Fransız uyruklu değil; oysa Fransız uyruklu olmayanların nüfus içindeki payı daha düşük. Fransız uyruklu %70'in kökenini ise bilmiyoruz, çünkü Fransa yasaları etnik köken istatistiği tutulmasını yasaklıyor. Ancak 2023 isyanlarında Paris Emniyeti, gözaltına alınanların büyük çoğunluğunun Kuzey Afrika ve Sahra altı Afrika kökenli ikinci ve üçüncü kuşak genç Fransızlar olduğunu tespit etmişti. Bu tablonun bir kısmını yoksulluk ve mahalle ayrışması açıklıyor; ama o mahalleleri ana toplumdan kopuk bırakan, uyum yerine çok kültürlü ayrışmayı kabullenen devlet politikasıdır.

Bu yazıda Fransa'nın nüfus açığını özenle seçmediği bir göçle kapatmasını ve gelenleri ortak bir millet paydasında birleştirmek yerine çok kültürlülüğe teslim olmasını ele alacağız; ardından Türkiye'nin emeklilikte ve göçte bugün nerede olduğuna bakacağız.

Çok Kültürlülüğün Çıkmazı

Fransa'nın ikinci sorunu ise demografik. Ülkede 2025'te ölümler doğumları geçti; bu İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez oldu ve nüfus artık yalnızca dışarıdan göçle büyüyor. Fransa uzun süre nüfus ve iş gücü açığını göçle kapattı, ancak gelenleri kendi iş gücü ihtiyacına göre seçmedi.

Göçmenini özenle ve dikkatle seçmeyen ülke, çalışmaya gelenle birlikte sosyal yardıma yaslanarak yaşayacak olanı da içeri alır; cömert yardım düzeni bu ikincisine topluma uyum sağlamak için bir neden bırakmaz. Fransa İçişleri Bakanlığı'na göre 2024'te Avrupa Birliği'nden gelen göçmenlerde işsizlik %7,8, AB dışından gelenlerde %15,8. Bir ülke, dışarıdan göç kabul ederken gelenin ülkenin kültürüne uyumu ve topluma sağlayacağı net katkı olmak üzere iki ana ölçüte bakmalıdır. İlk oturma iznini en çok alan iki milliyet Fas ve Cezayir. Fransa bu nüfusu ortak bir millet paydasında birleştirmek yerine çok kültürlülüğü bir devlet anlayışı olarak benimsedi. Macron'un 2017'de söylediği "Fransız kültürü diye bir şey yok; Fransa'da bir kültür var ve çeşitli" sözü bu anlayışın özeti.

Sorun, insanların farklı kökenlerden gelmesi değil; devletin vatandaşları ortak bir dil ve tek bir millet bilinci etrafında birleştirmek yerine köken ve inanç temelli ayrışmayı kurumsallaştırmasıdır.

Bir milletin fertleri farklı soylardan, farklı coğrafyalardan gelebilir. Türk milleti de Balkanlardan Kafkasya'ya, Kırım'dan Orta Asya'ya uzanan bir köken çeşitliliğinden oluştu. Herkesin buluştuğu ortak payda vatan, dil, kültür, ilke, ahlak ve ülkü birliğiydi. Bu birliğin tanımı Anayasa'nın 66. maddesinde yer buldu: "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür." Amerika'da da ilke budur; Fransa'nın kendi anayasası da cumhuriyetin bölünmezliğini ve vatandaşların köken farkı gözetilmeksizin eşitliğini güvence altına alır.

Çok kültürlülük ise devletin bu ortak paydayı kurma iddiasından vazgeçmesi, her topluluğun kendi diliyle, kendi hukuk anlayışıyla ve kendi mikro-aidiyetleriyle yan yana yaşamasını kabul etmesidir. Sosyolojik karşılığı, millet bilincinden kabile bilincine gerilemedir. Amerikalı tarihçi Arthur Schlesinger "The Disuniting of America" kitabında, ortak vatandaşlığın yerine etnik aidiyeti ve kimlik siyasetini koyan çok kültürlülüğün ülkeyi kabilelere böleceği uyarısını yapmıştı. Kabilelere bölünen toplum hizipleşir. Bu, Lübnan'dakine benzer bir hizipleşmenin ilk adımıdır. Biz de bunu kendi tarihimizde Osmanlı İmparatorluğu'ndan çok iyi biliyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu'nun millet sistemi her dini topluluğa kendi hukuku, kendi okulu ve kendi önderiyle yaşama imkanı tanıyordu. Ortak bir üst kimlik kurulamadığı için 19.yy'da her topluluk kendi milliyetçiliğini geliştirdi, büyük güçlerle iş birliği yaptı ve imparatorluktan koptu. Osmanlıcılık bu çözülmeyi durdurmak için kurgulanmış bir denemeydi ve eşyanın tabiatına aykırı olduğu için haliyle tutmadı. Aynı modelin bugün yaşayan örneği Lübnan'da devlet makamları mezheplere göre paylaştırılmış, her topluluk kendi silahlı gücüne ve kendi dış hamisine yaslanıyor. Ülke 1975'ten bu yana iç savaştan, işgalden ve iktisadi çöküntüden çıkamadı.

Fransa bugün bu yolun başında. Sokaktakilerin büyük kısmı Fransa'da doğup büyüyen, Fransız okulunda okuyan ama kendini Fransız milletinin parçası saymayan ikinci ve üçüncü kuşak.

Vatandaşlık Ülkü ve Ödevlerinde Birleşen Millet

Aynı tehlike Türkiye için de geçerli. Son otuz yılda Türkiye'yi bir "mozaik" olarak tarif eden, milleti etnik ve mezhebi parçaların toplamı gibi gören bir söylem, iktidarıyla muhalefetiyle siyasetin diline yerleşti. Bu düşünce Fransa Cumhuriyeti'nin temelini nasıl aşındırdıysa Türkiye Cumhuriyeti'nin temelini de aşındırıyor, toplumu hizipleştiriyor ve ortak paydayı zayıflatıyor.

Kontrolsüz göç bu tehlikeyi büyütüyor. Son on beş yılda Türkiye milyonlarca kişilik bir göçü kapıdan içeri aldı ve bu nüfusu ortak kültüre katmak için ciddi bir plan yapmadı. Bugün birkaç mahallede başlayan paralel hayat, yirmi yıl sonra Türkiye'de doğmuş, Türk okulunda okumuş ama kendini Türk milletinin parçası saymayan bir kuşak yetiştirebilir. Fransa'nın banliyölerinde bugün görülen tablo budur.

Türkiye'nin önündeki ilk ödev göçü denetim altına almaktır. Kimin, hangi sayıda ve hangi şartla geleceğine milletin kendisi karar vermeli; Anadolu'nun nüfus yapısı plansız göçle değişmemeli. İkinci ödev ise gelenleri ortak paydaya katmaktır. Türkiye'de kalıcı olarak yaşayacak herkes Türkçeyi, Cumhuriyet'in hukukunu ve ortak kültürü benimsemeli; hiçbir topluluğun kendi içine kapanıp ayrı bir hayat kurmasına izin verilmemeli.

Uyum, kimsenin kökenini, inancını ya da evde konuştuğu dili bırakmasını gerektirmez; kamusal hayatta ortak dili, ortak hukuku ve ortak müfredatı kabul etmesini gerektirir. Bu ortak paydayı benimseyen, kökeni ne olursa olsun milletin eşit bir parçasıdır ve devlet ona kökeninden bağımsız olarak eşit davranır. Vatandaşlık ise Türkçe yeterliliği, hukuka bağlılık ve temiz sicil gibi ölçülebilir şartlara bağlanmalı; bu şartları karşılamayana vatandaşlık verilmemelidir.

Türkiye'nin Geleceğine Bir Ayna

Fransa'da nüfusun %22'si 65 yaşın üzerindeyken Türkiye'de bu oran %11,1 olduğu için Fransa'nın iki sorunu Türkiye'ye uzak görünebilir. Ama sosyal güvenlik hesabında Türkiye Fransa'yı çoktan yakaladı.

Türkiye'de 2022'de bir emekliye 2,1 prim ödeyen çalışan düşüyordu (SGK bu orana "aktif/pasif oranı" diyor). Bugün bu oran 1,63. 2023'te EYT düzenlemesi emeklilik için yaş şartını kaldırdı. Çalışma Bakanı'nın açıklamasına göre bu düzenlemeyle 3 milyon 123 bin kişi emekli oldu ve toplam maliyet 3,4 trilyon liraya ulaştı.

Ekran görüntüsü 2026-10-30 134943

Yaşlı nüfus oranı Fransa'nın yarısı olan Türkiye, bir emekliye düşen çalışan sayısında bugün Fransa ile aynı yerde. Fransa emeklilik yaşını 1982'de 60'a indirdiğinde nüfusu gençti; bu kararın yükünü kırk yıl sonra torunlar taşıyor. Türkiye aynı kararı 2023'te, Fransa'dan çok daha zayıf bir maliyeyle verdi. Üstelik nüfus hızla yaşlanıyor.

Ekran görüntüsü 2026-10-30 135043

Bu gidişle Türkiye yirmi beş-otuz yıl içinde bugünkü Fransa'nın yaşlılık oranına ulaşacak, ama Fransa'nın zenginliğine ulaşmadan. Yük bugünden çalışanın sırtına biniyor. Ağustos 2026'dan itibaren Hazine'nin SGK'ya yaptığı katkı sona erdi; açığı artık prim ödeyen kapatacak. OECD'ye göre ortalama ücretli, tek gelirli, iki çocuklu bir ailede vergi takozu %40,3 ile OECD'de en yüksek Türkiye'de; OECD ortalaması %26,2. OECD'de çocuklu aile bekar çalışana göre ortalama 8,9 puan daha az vergi öderken Türkiye'de ikisi aynı vergiyi ödüyor. Çocuk yetiştiren aileyi OECD'de en ağır vergileyen ülke, bu çocukların büyüyünce kimin emekliliğini ödeyeceğini hesaba katmıyor.

Türkiye Cumhuriyeti, bu gidişata dur diyebilir.

Birincisi, EYT'nin bir hata olduğu açıkça kabul edilmeli. Bu hata bir kez yapıldı; iktidarıyla muhalefetiyle siyaset, popülizm uğruna emeklilik yaşını aşağı çeken bir düzenlemeye bir daha kalkışmamalı.

İkincisi, emeklilik yaşı yaşam beklentisine yasayla ve otomatik olarak bağlanmalı; bu kural her seçim öncesinde pazarlık konusu olmaktan çıkarılmalı.

Üçüncüsü, ücretler üzerindeki vergi ve prim yükü hafifletilmeli, kaynak emekten çok ranta ve servete kaydırılmalı.

Dördüncüsü, çocuklu ailenin vergi yükü çocuk başına gelir vergisi indirimiyle düşürülmeli.

Beşincisi, Meclis her bütçeyle birlikte her kuşağın sisteme ne ödediğini ve sistemden ne aldığını gösteren bir tablo görmeli; Fransa bu tablonun bir parçasını bu yıl ilk kez bakanlık bütçelerine ekledi ve Milli Eğitim'in üçte birinin emekliliğe gittiği ancak o zaman herkesin önüne kondu.

Altıncısı, kontrolsüz göç durdurulmalı ve vatandaşlık Türkçe'yi, Cumhuriyet'in hukukunu ve ortak kültürü benimseme şartına bağlanmalı.

Sonuç

Fransa'daki yangının nedeni okul bütçesindeki açıklar, toplumun hak ve hürriyet arayışı değil. Gençlerinin kazancını yaşlılara transfer eden, nüfus açığını dikkatle seçmediği göçle kapatan ve ortak bir millet bilinci kurmaktan vazgeçen bir devlet. Fransa, bugün bunların sonuçlarını yaşıyor.

Türkiye henüz bu yolun başında; demografik yapı geri dönülmez biçimde aleyhimize dönmeden yön değiştirmek zorundayız.

Paylaş