Dolar/TL47,90
0.08%
Euro/TL55,55
0.31%
Gram Altın6.860,77
0.48%
BIST 10014.082,10
0.64%
Brent Petrol$88,62
0.11%
Gümüş/Ons$65,86
1.16%
Gündem

Güldem Atabay:  ‘Müstehcen’

Güldem Atabay

Güldem Atabay

16 Eylül 2026

Güldem Atabay:  ‘Müstehcen’

81 ilin başsavcılığına gönderilen “genel ahlak ve müstehcenlik” konulu genelge, çocukları ve aileyi zararlı içeriklerden koruma gerekçesiyle sunuldu. Ancak karşımızda basit bir çocuk koruma tedbirinden çok daha fazlası var. “Genel ahlak”, “aile yapısı”, “milli ve manevi değerler”, “cinsiyetsizleştirme” gibi sınırları son derece geniş kavramlar üzerinden ceza hukukunun, erişim engellerinin ve mali soruşturmaların kullanım alanı genişletiliyor.

 

Çocukların cinsel istismardan, müstehcen içerikten ve dijital sömürüden korunmasına kimsenin itirazı olamaz. Devletin burada pozitif yükümlülüğü de var. Ancak genelgenin tehlikesi, bu tartışılmaz amaçtan hareket ederek sınırları tartışmalı ve son derece güçlü bir müdahale mekanizması kurmasında.

 

Dolayısıyla soru, ahlakın sınırını kimin çizeceği.

 

 

“Müstehcenlik” zaten ifade ve sanat özgürlüğü açısından tartışmalı bir ceza hukuku alanıyken yanına “genel ahlak” ekleniyor. Bakanlığın söyleminde “aile kurumu”, “milli ve manevi değerler” ve “toplumsal düzen” devreye giriyor. “Cinsiyetsizleştirme” gibi ne olduğu belirsiz bir kavram aileyi ve milli-manevi değerleri tehdit eden “zararlı akımlar” arasında değerlendiriliyor.

 

Bir savcının ahlaka aykırı bulduğu içerik başka bir yurttaşın yaşam biçimi, sanat anlayışı, siyasi görüşü veya kendini ifade etme şekli olabilir. “Genel ahlak”ın sınırları açık biçimde çizilmediğinde ceza hukuku somut zararı önlemekten çıkarak toplumun nasıl yaşaması gerektiğini belirleyen bir araca dönüşebilir.

 

Bir sosyal medya paylaşımı veya internet sitesi hakkındaki ihbar yalnızca o içeriğin incelenmesiyle sonuçlanmayabilir. İçerik “genel ahlaka aykırı” değerlendirilirse erişim engeline, örgütlü suç soruşturmasına, mali incelemeye uzanan bir zincir kurulabilir. Başlangıçta bir içerik tartışması, kişinin banka hareketlerinden çalıştığı kuruluşa ve ilişki içinde bulunduğu insanlara kadar genişleyen, tutuklayan, el koyan devlet müdahalesine dönüşebilir.

 

Bu kaygı teorik değil.

 

LGBTİ+ örgütleri ve yayınları, sivil toplum kuruluşları, sanat eserleri, diziler, filmler, sosyal medya üreticileri, kadın ve beden politikaları üzerine çalışan platformlar, hatta iktidarın tarif ettiği aile modelini eleştiren içerikler bu geniş ahlak çerçevesine çekilebilir.

 

Üstelik “çekilebilir” demek bile gerçeğin gerisinde. “Ailem Güvende” operasyonlarında LGBTİ+ dernekleri soruşturmaların hedefi oldu; dernekler ve işletmeler hakkında adli işlemler yapıldı, sosyal medya hesapları ve internet sitelerine erişim engelleri uygulandı, mali hareketler incelemeye alındı. “Aileyi ve çocukları koruma” söyleminin ifade alanına ve sivil topluma yönelik adli müdahaleyle birleşmesi artık ihtimal değil. Ceza hukukunun mahkûmiyet kararından önce cezalandırma aracına dönüşmesi de bir diğer risk. Bir kişi sonunda beraat edebilir, bir dernek hakkında suç bulunmayabilir. Ama o zamana kadar hesap kapatılmış, dijital materyallere veya banka hesaplarına el konulmuş, insanlar tutuklanmış olabilir. Hukuk sonunda “suç yok” dese bile zarar çoktan gerçekleşir.

 

Oto-sansür bir başka risk. Sanatçı, gazeteci, akademisyen veya sosyal medya kullanıcısı artık yalnızca tanımlanmış suçlardan kaçınmayacak; “Birisi bunu genel ahlaka aykırı diye ihbar ederse başıma ne gelir?” diye kendisini sınırlayacak.

 

Bu tabloyu son dönemde yaşananlardan bağımsız okumak mümkün değil. “Milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle son olarak Evrensel’in de aralarında bulunduğu birçok X hesabına erişim engeli getirildi. Ekrem İmamoğlu’yla başlayan, ana muhalefete karşı devam eden süreç yanında çok sayıda gazeteci benzer müdahalelerle karşılaştı.

 

Kelimeler değişiyor, mekanizma değişmiyor. “Milli güvenlik” ve “kamu düzeni” yanına “genel ahlak”, “aile” ve “milli ve manevi değerler” eklendi.

 

Türkiye açısından durum, “özgürlükler giderek daralıyor” uyarılarının ötesinde. O eşiklerin önemli bölümü geçildi. Bugün tartışılması gereken iktidarın otoriterleşmesinden öteye yargı, idare ve güvenlik bürokrasisinin iktidarın hedefleri doğrultusunda aynı yönde hareket ettiği yapının Türkiye’yi nasıl bir rejime dönüştürdüğü.

 

Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen süreç bunun en görünür örneği. Seçimle elde edilmiş siyasi gücün karşısına soruşturmaların, tutuklamaların ve iletişim kanallarına müdahalelerin birlikte çıkarılması, hukuk ile siyasal iktidar arasındaki sınırın ne ölçüde aşındığını gösteriyor.

 

Bu nedenle erişim engellerini tek tek sansür kararları, siyasi soruşturmaları ayrı adli dosyalar, müstehcenlik genelgesini de çocukları koruyan münferit bir düzenleme olarak görmek hata olur. Birlikte okunduğunda devletin istisnai yetkilerinin olağan yönetme araçlarına dönüştüğü bir rejim mimarisi ortaya çıkıyor.

 

Mevcut dönemini yalnızca daha sert bir adalet politikası olarak görmek yetersiz. Yargı gücü hangi siyasetçinin özgür kalacağından hangi gazetecinin sesinin duyulacağına, hangi internet hesabına ulaşılabileceğinden hangi yaşam biçiminin “genel ahlak” sınırlarında kabul edileceğine kadar genişliyorsa birkaç kötü hukuk uygulamasından söz etmiyoruz.

 

Devlet, kanunun suç saydığı fiilleri cezalandıran otorite olmaktan çıkıp hangi hayatın “makbul”, hangi ilişkinin “aileye uygun”, hangi kimliğin “zararlı”, hangi düşüncenin “milli güvenlik sorunu” olduğuna karar veren güce dönüşüyor.

 

Bunun için yeni bir sansür kanununa bile ihtiyaç yok. Mevcut araçların aynı hedefe yöneltilmesi yeterli. Seçimlerin yapılması demokrasinin yaşaması anlamına gelmiyor. Muhalefetin yarışabilmesi, gazetecinin haber yapabilmesi, yurttaşın korkmadan konuşabilmesi ve iktidarın karşısında bağımsız hukukun bulunması yaşamsal öncelikte. Türkiye’nin yaşadığı artık özgürlüklerin biraz daha daralması değil, rejimin kalan demokratik alanının da ortadan kaldırılması.

Yazarın izniyle BirGün Gazetesinden yeniden yayınlandı

Paylaş