Dolar/TL47,90
0.08%
Euro/TL55,55
0.31%
Gram Altın6.860,77
0.48%
BIST 10014.082,10
0.64%
Brent Petrol$88,62
0.11%
Gümüş/Ons$65,86
1.16%
Gedik Yatırım
Gündem

Üçüncü Dünya Savaşı'na mı sürükleniyoruz?

Üçüncü Dünya Savaşı riski neden artıyor? Rusya, Çin, İran, NATO ve Trump'ın politikaları küresel güvenlik dengelerini nasıl değiştiriyor?

18 Ekim 2026

Üçüncü Dünya Savaşı'na  mı sürükleniyoruz?

Dünyada devam eden silahlı çatışmaların sayısı İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en yüksek düzeye ulaşırken, büyük güçler arasındaki gerilim giderek artıyor. Rusya-Ukrayna savaşı, ABD-İran çatışması, Çin'in Tayvan üzerindeki baskısı ve Washington'ın müttefiklerine verdiği güvenlik garantilerine ilişkin belirsizlikler, yeni bir dünya savaşı ihtimalini uluslararası siyasetin gündemine taşıdı. Ancak asıl tehlike, büyük güçlerin savaşı istemesinden çok, karşı tarafın nasıl tepki vereceğini yanlış hesaplamasında yatıyor.

Dünya savaşı ihtimali artık liderlerin gündeminde

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'ya karşı başlattığı ve "özel askeri operasyon" olarak adlandırdığı işgalin üzerinden dört yılı aşkın süre geçti. Bu dönemde uluslararası güvenlik ortamı köklü biçimde değişti.

Bir zamanlar yalnızca tarih kitaplarında ve askeri strateji çalışmalarında tartışılan Üçüncü Dünya Savaşı ihtimali, artık dünya liderlerinin kamuoyuna açık açıklamalarında sık sık dile getiriliyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Şubat 2025'te Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ile yaşadığı ve televizyonlardan yayımlanan tartışmada, Ukraynalı lideri "Üçüncü Dünya Savaşı'yla kumar oynamakla" suçlamıştı.

Trump'a göre Batı'nın Ukrayna'ya verdiği askeri destek, ABD'yi doğrudan Rusya ile savaşa sürükleme tehlikesi taşıyor.

Zelenski ise tam tersini savunuyor. Ukrayna liderine göre Rus saldırganlığının durdurulamaması, çok daha büyük bir savaşın önünü açabilir.

Zelenski, dünyanın Putin'i durdurmak ile Üçüncü Dünya Savaşı'nın başlaması riskini göze almak arasında bir tercih yapmak zorunda olduğunu söylüyor.

İki lider aynı tehlikeye dikkat çekse de savaşın nasıl önlenebileceği konusunda birbirine zıt görüşleri temsil ediyor.

NATO: Rusya ile savaşa hazırlanmalıyız

Avrupa'da da Rusya kaynaklı güvenlik endişeleri giderek büyüyor.

Rusya'nın Ukrayna'yı geniş çaplı işgalinin hemen ardından Almanya, dış politika ve savunma stratejisinde tarihsel bir dönüm noktasına işaret eden Zeitenwende kavramını gündeme getirmişti.

Berlin yönetimi bu doğrultuda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırma kararı aldı.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise 2025 yılında Avrupalı liderlere yaptığı uyarıda Rusya'nın bir sonraki hedefinin NATO ülkeleri olabileceğini belirtti.

Rutte, Avrupa'nın önceki kuşakların yaşadığı büyüklükte bir savaşa hazırlıklı olması gerektiğini savundu.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz de Avrupa'nın içinde bulunduğu durumu şu sözlerle özetledi:

"Savaşta değiliz ama artık barış içinde de değiliz."

Rusya'nın Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine yönelik sabotaj, kundaklama ve suikast gibi hibrit faaliyetlerle ilişkilendirilmesi, doğrudan askeri çatışma yaşanmadan da gerilimin tırmanabileceği endişelerini artırıyor.

Bu tür faaliyetler, tarafların istemeden daha büyük bir çatışmaya sürüklenmesi riskini beraberinde getiriyor.

Dünya savaşı hangi koşullarda başlar?

Üçüncü Dünya Savaşı ifadesi giderek daha sık kullanılsa da kavramın ne anlama geldiği her zaman açık biçimde tanımlanmıyor.

Genel olarak bir çatışmanın dünya savaşı olarak nitelendirilebilmesi için iki temel koşulun gerçekleşmesi gerekiyor.

Birincisi, dünyanın en güçlü devletlerinin birbirleriyle doğrudan savaşması.

İkincisi ise çatışmanın birden fazla kıtaya yayılması.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bu iki özelliği de taşıyordu.

Bugünkü uluslararası çatışmalar henüz bu eşikleri bütünüyle aşmış değil. Ancak farklı bölgelerde devam eden savaşlar arasında giderek daha güçlü bağlantılar kuruluyor.

Kuzey Kore askerlerinin Rusya'nın yanında Ukrayna cephesine gönderilmesi bunun örneklerinden biri.

Zelenski, bu gelişmeyi dünya savaşına doğru atılan ilk adım olarak değerlendirmişti.

ABD-İran savaşı da Ukrayna'daki çatışmayla dolaylı biçimde bağlantılı hale geldi.

Rusya'nın Orta Doğu'daki Amerikan üslerinin hedef alınmasında İran'a destek sağladığına inanılıyor. Ukrayna ise Körfez ülkelerine insansız hava araçlarına karşı savunma konusundaki deneyimini sunmayı teklif etti.

Böylece Avrupa ve Orta Doğu'daki savaşlar, farklı aktörler üzerinden birbirlerini etkilemeye başladı.

Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore aynı cephede mi?

Batılı güvenlik yetkilileri, Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore arasındaki yakınlaşmayı giderek daha fazla endişeyle izliyor.

Bu ülkeler zaman zaman ABD öncülüğündeki uluslararası düzene karşı oluşan bir "karşıt güçler ekseni" olarak tanımlanıyor.

Her ne kadar bu dört ülkenin tek ve bütünleşik bir ittifak oluşturduğunu söylemek tartışmalı olsa da aralarındaki askeri, ekonomik ve siyasi iş birliği açıkça görülüyor.

Rusya ve Kuzey Kore, 2024 yılında Pyongyang'da karşılıklı savunma anlaşması imzaladı.

Putin'in Ukrayna'yı işgalinden kısa süre önce Rusya ve Çin, ilişkilerini "sınırsız ortaklık" olarak nitelendirmişti.

Çin'in ekonomik ve teknolojik desteği, Rusya'nın Batı yaptırımlarına dayanabilmesinde ve Ukrayna'daki savaşını sürdürebilmesinde önemli rol oynadı.

Bu ülkeleri bir araya getiren temel unsur, ABD öncülüğündeki uluslararası güvenlik düzeninden duydukları rahatsızlık.

Rusya NATO'nun genişlemesine karşı çıkıyor ve ittifakın geri çekilmesini istiyor.

İran, Orta Doğu'daki Amerikan askeri varlığına karşı mücadele ediyor.

Kuzey Kore, ABD'nin güvenlik garantisi altındaki Güney Kore'yi tehdit ediyor.

Çin ise Tayvan üzerinde egemenlik iddia ediyor ve Güney Çin Denizi'nin büyük bölümünü kendi nüfuz alanı olarak görüyor.

NATO Genel Sekreteri Rutte'nin dile getirdiği en kaygı verici senaryolardan biri, Rusya ve Çin'in Avrupa ile Asya'da eş zamanlı askeri harekâtlar başlatması.

Çin-Tayvan gerilimi küresel savaşı tetikleyebilir

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ABD ile Çin'in yükselen güç ile yerleşik güç arasındaki çatışmayı ifade eden "Tukidides Tuzağı"na düşmemesi gerektiğini sık sık vurguluyor.

Harvard Üniversitesi'nden Graham Allison'ın geliştirdiği bu yaklaşım, yükselen bir gücün mevcut küresel lideri tehdit etmesinin tarih boyunca savaş riskini artırdığını savunuyor.

Ancak Çin'in askeri politikaları da aynı gerilimi besliyor.

Pekin yönetimi son yıllarda silahlı kuvvetlerine büyük yatırımlar yaptı. Çin donanması gemi sayısı bakımından ABD donanmasını geride bıraktı.

Çin ayrıca Tayvan üzerindeki askeri ve siyasi baskısını artırıyor.

Pekin, gerekirse güç kullanarak Tayvan'ı kontrol altına alabileceğini açıklamış durumda.

Eski ABD Başkanı Joe Biden ise başkanlığı sırasında dört ayrı açıklamasında Çin'in Tayvan'ı işgal etmesi halinde ABD'nin adayı savunacağını söylemişti.

Tayvan'ın önemi yalnızca askeri ve jeopolitik değil.

Ada, dünyanın en ileri teknoloji yarı iletkenlerinin yaklaşık yüzde 90'ının üretiminde kritik bir konuma sahip.

Bu nedenle Tayvan'ın Çin tarafından kontrol altına alınması ihtimali, küresel teknoloji tedarik zincirleri ve ABD'nin ekonomik güvenliği açısından da büyük sonuçlar doğurabilir.

Dünyada 65 çatışma: İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en yüksek sayı

Uluslararası Kriz Grubu'nun değerlendirmesine göre dünyada devam eden çatışmaların sayısı 65'e ulaşmış durumda.

Bu, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana görülen en yüksek düzey.

Ukrayna ve İran savaşları uluslararası gündemin merkezinde bulunsa da dünyanın başka bölgelerinde de son derece ağır insani krizler yaşanıyor.

Sudan'daki iç savaş bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

Dış güçlerin de etkili olduğu çatışmalarda sivillere yönelik katliamlar yaşanırken 14 milyondan fazla insan yerinden edildi.

Dünyanın farklı bölgelerindeki bu çatışmaların artması, uluslararası sistemde daha kapsamlı bir dönüşüm yaşandığına işaret ediyor.

Bu dönüşümün merkezinde ise ekonomik ve askeri güç dengesinin değişmesi bulunuyor.

Batı'nın küresel ağırlığı azalıyor

1989 yılında Berlin Duvarı yıkıldığında G7 ülkeleri dünya ekonomik üretiminin yaklaşık üçte ikisini gerçekleştiriyordu.

ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Kanada ve Japonya'dan oluşan grubun küresel askeri harcamalardaki payı da benzer düzeydeydi.

Ancak 2022 yılına gelindiğinde G7'nin dünya ekonomisindeki payı yaklaşık yüzde 43'e, askeri harcamalardaki payı ise yaklaşık yüzde 50'ye gerilemişti.

Batı ittifakının göreli ağırlığındaki bu azalma, mevcut uluslararası düzeni değiştirmek isteyen ülkeler için yeni fırsatlar yarattı.

Aynı dönemde ABD kamuoyunda uzun süreli dış savaşlara yönelik tepki güçlendi.

Afganistan ve Irak müdahalelerinin sonuçlarından duyulan hayal kırıklığı, Amerikan siyasetinde yeni askeri operasyonlara karşı isteksizliği artırdı.

Barack Obama, Donald Trump'ın ilk başkanlık dönemi ve Joe Biden yönetimleri, farklı yöntemlerle de olsa ABD'nin uzun süreli savaşlardan uzaklaşması gerektiğini savundu.

Washington'ın dış müdahalelere yönelik isteksizliği, rakip güçlerin daha fazla risk almasını teşvik eden unsurlardan biri oldu.

Rusya'nın 2022'de Ukrayna'yı geniş çaplı işgali de daha önceki askeri müdahalelerden bağımsız değildi.

Moskova, 2008'de Gürcistan'a askeri müdahalede bulunmuş, 2014'te Kırım'ı ilhak etmiş ve 2015'te Suriye savaşına doğrudan katılmıştı.

Çin ise Güney Çin Denizi'nde yapay adalar üzerinde askeri üsler inşa etti ve Filipinler'le egemenlik anlaşmazlığı yaşadığı bölgelerde varlığını genişletti.

Güçlü liderler ve "güçlü olan haklıdır" anlayışı

Uluslararası güvenlik ortamındaki değişimin bir başka boyutu, güçlü liderler etrafında şekillenen siyasi yönetimlerin yükselişi.

Putin, Şi Cinping, Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, farklı siyasi geleneklerden gelseler de milliyetçi söylemleri ve güçlü liderlik vurgularıyla öne çıkıyor.

Bu liderlerin politikalarında askeri ve ekonomik gücün uluslararası ilişkilerde belirleyici olması gerektiği düşüncesi önemli yer tutuyor.

Trump'ın Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller, bu yaklaşımı bir röportajında açık biçimde ifade etti.

Miller, uluslararası nezaket kurallarından söz edilebileceğini ancak gerçek dünyanın güç ve kuvvet tarafından yönetildiğini söyledi.

Bu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan kurallara dayalı uluslararası düzenle ciddi bir gerilim yaratıyor.

Söz konusu düzenin en önemli ilkelerinden biri, bir ülkenin başka bir ülkenin topraklarını askeri güç kullanarak ilhak etmesinin yasaklanması.

Batılı ülkeler 1990'da Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgaline ve 2022'de Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısına bu ilke çerçevesinde karşı çıkmıştı.

Ancak Trump'ın ikinci başkanlık döneminde ABD'nin de toprak genişlemesi fikrini gündeme getirmesi, uluslararası sistemdeki çelişkileri derinleştirdi.

Trump'ın Grönland ve Kanada çıkışları

Trump'ın ikinci başkanlık döneminin başlarında Danimarka'ya bağlı özerk bölge Grönland üzerinde hak iddia etmesi, ABD'nin geleneksel müttefikleri arasında ciddi endişe yarattı.

Danimarka yönetimi bu açıklamaları yeterince ciddi buldu ve olası bir Amerikan müdahalesine karşı adadaki önemli hava pistlerini kullanılamaz hale getirmeye yönelik hazırlıklar yaptı.

Trump'ın Kanada'yı ABD'nin 51'inci eyaleti haline getirme yönündeki tekrarlanan açıklamaları da Ottawa'da tepkiyle karşılandı.

Bazı gözlemciler bu söylemleri siyasi provokasyon olarak değerlendirse de Kanada hükümeti ve kamuoyu, ülkenin dış politika ve ekonomik ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye başladı.

Kanada'nın olası bir ABD saldırısına karşı askeri planlamalar yaptığı da belirtildi.

Bu gelişmeler, toprak bütünlüğüne ilişkin uluslararası kuralların yalnızca Batı'nın rakipleri tarafından değil, sistemin lideri konumundaki ABD tarafından da tartışmaya açılabileceğini gösteriyor.

Büyük güçlerin nüfuz alanları barışı koruyabilir mi?

Trump, Putin ve Şi'nin yaklaşımlarında ortak bir düşünce dikkat çekiyor: Büyük devletlerin kendi coğrafi çevrelerinde özel nüfuz alanlarına sahip olması.

Bu anlayışa göre Ukrayna, Tayvan, Kanada veya Küba gibi ülkeler, yakınlarındaki büyük gücün stratejik önceliklerini kabul etmek zorunda kalabilir.

Teorinin savunucuları, büyük güçlerin birbirlerinin nüfuz alanlarına müdahale etmemesi halinde küresel barışın korunabileceğini düşünüyor.

Ancak böyle bir düzenin istikrar sağlayacağı kesin değil.

ABD'nin, küresel ileri teknoloji yarı iletken üretiminde kritik öneme sahip Tayvan'ın Çin kontrolüne geçmesini kabul etmesi kolay görünmüyor.

Avrupa Birliği'nin de Polonya veya Romanya gibi üye ülkelerin yeniden Moskova'nın nüfuz alanına girmesine razı olması beklenmiyor.

Dolayısıyla dünyayı büyük güçler arasında nüfuz bölgelerine ayırmak, çatışmaları önlemek yerine yeni anlaşmazlıklar yaratabilir.

NATO'nun caydırıcılığı neden önemli?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ve müttefikleri, uluslararası güvenliği büyük ölçüde askeri caydırıcılık üzerine kurdu.

1949'da NATO'nun kurulmasıyla birlikte saldırgan bir devletin, karşısında yalnızca hedef aldığı ülkeyi değil, bütün bir ittifakı bulacağı mesajı verildi.

Nükleer silahların yarattığı karşılıklı yıkım tehdidi de bu caydırıcılığın temel unsurlarından biri oldu.

Soğuk Savaş boyunca ABD ile Sovyetler Birliği arasında doğrudan savaş yaşanmadı.

1962 Küba Füze Krizi gibi son derece tehlikeli dönemler yaşansa da iki süper güç nükleer çatışmadan kaçınmayı başardı.

Bugün ise ABD'nin müttefiklerine yönelik güvenlik taahhütlerinin ne kadar güvenilir olduğu giderek daha fazla sorgulanıyor.

Trump, çeşitli açıklamalarında Amerikan müttefiklerini savunma harcamalarına yeterince katkıda bulunmamakla suçladı.

Bu durum, Washington'ın ciddi bir askeri kriz sırasında nasıl davranacağına ilişkin belirsizlikleri artırıyor.

ABD, Baltık ülkelerini savunmak için Rusya ile savaşa girer mi?

Polonya'ya yönelik bir saldırıya nasıl karşılık verir?

Japonya veya İngiltere'nin güvenliği tehdit edildiğinde askeri müdahalede bulunur mu?

Bu soruların yanıtlarının belirsizleşmesi, caydırıcılığın etkinliğini de zayıflatabilir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'nın tehlikeli dersi

Tarih, büyük savaşların yalnızca saldırgan liderlerin niyetlerinden değil, karşı tarafın vereceği tepkinin yanlış hesaplanmasından da kaynaklanabileceğini gösteriyor.

1914'te Almanya, Belçika'nın tarafsızlığını ihlal ettiğinde İngiltere'nin savaşa girmeyeceğini düşündü.

Oysa İngiltere, 1839 tarihli anlaşmayla Belçika'nın tarafsızlığını garanti etmişti.

Alman yönetimi bu taahhüdün uygulanmayacağını hesapladı.

Yanıldı.

1939'da ise İngiltere ve Fransa, Nazi Almanyası'nı caydırmak amacıyla Polonya'ya güvenlik garantisi verdi.

Ancak Adolf Hitler, önceki krizlerde Londra ve Paris'in geri adım atmasından hareketle bu garantilerin de uygulanmayacağını düşündü.

Bu hesap da yanlış çıktı.

Her iki örnekte güvenlik taahhütlerinin inandırıcılığına ilişkin yanlış değerlendirmeler, çok daha büyük savaşların başlamasında rol oynadı.

Bugünün en büyük tehlikesi: Yanlış hesaplama

Günümüzde benzer sorular Rusya ve Çin liderlerinin önünde duruyor.

Şi Cinping, ABD'nin Tayvan İlişkileri Yasası çerçevesindeki taahhütlerinin ne ölçüde geçerli olduğunu değerlendirmek zorunda.

Putin ise NATO'nun 5'inci maddesinin gerçekten uygulanıp uygulanmayacağını hesaplıyor.

NATO'nun 32 üyesinden birine yönelik silahlı saldırının bütün ittifaka yönelik saldırı sayılması ilkesi, Avrupa güvenliğinin temel dayanağı.

Ancak Washington'ın bu ilkeye bağlılığı konusunda oluşan belirsizlik, Moskova'nın yanlış bir hesap yapması riskini artırabilir.

Benzer biçimde Pekin'in ABD'nin Tayvan konusunda askeri müdahaleden kaçınacağını düşünmesi, Asya'daki gerilimi daha tehlikeli bir aşamaya taşıyabilir.

Üçüncü Dünya Savaşı'nın en büyük riski, büyük güçlerin bilinçli olarak küresel bir savaş başlatma kararı almasından ziyade, birbirlerinin niyetlerini ve güvenlik taahhütlerini yanlış değerlendirmelerinde yatıyor.

1914 ve 1939'un temel derslerinden biri de bu.

Bugün dünya liderlerinin yanıtlaması gereken soru, uluslararası güvenlik garantilerinin hâlâ bağlayıcı olup olmadığı.

Çünkü dünyanın barışı, bu soruya verilecek yanıtların ne kadar doğru hesaplandığına bağlı olabilir.

Kaynak: “Are We Sleepwalking Into World War III?” başlıklı FT İngilizce analizden derlenerek Türkçe haber formatında yeniden yazılmıştır.

.

Güldem Atabay ve Atilla Yeşilada tarafından kaleme alınan GADT Raporlarına abone olmak ister misiniz?

 Bize e-mail atın:  istanbulanalytics@gmail com

 Raporlar ücretlidir, yatırım önerisi içermez

Piyasalarda yalnız değilsiniz

Bu haberle ilgili detaylı rapor ve analizlere, uzman desteğiyle Akanak Insights'a ulaşın.

Uzman Desteğine Göz Atın
Paylaş