Küresel ekonominin dayanıklılığı bir yanılsama mı? Batı'nın görmezden geldiği üç büyük tehlike
Küresel ekonomi krizlere dayanıyor, ancak 365 trilyon dolarlık borç, altına yöneliş ve ticaret sistemindeki tıkanma yeni riskler yaratıyor.
13 Ekim 2026

Ukrayna savaşı, Orta Doğu'daki çatışmalar, ticaret savaşları ve enerji krizlerine rağmen küresel ekonomi ayakta kalmayı başardı. Ancak eski İtalyan diplomat Marco Carnelos'a göre bu dayanıklılık sanıldığı kadar sağlam temellere dayanmıyor. 365 trilyon doları aşan küresel borç, merkez bankalarının dolardan altına yönelmesi ve uluslararası ticaret kurumlarının işlevsizleşmesi, dünya ekonomisinin geleceği açısından ciddi riskler oluşturuyor. Üstelik Batı ile gelişmekte olan ülkeler, mevcut ekonomik düzenin meşruiyeti konusunda giderek daha fazla ayrışıyor.
Küresel ekonomi neden hâlâ ayakta?
2022 yılından bu yana küresel ekonominin karşı karşıya kaldığı jeopolitik şoklar, uluslararası ekonomik sistemin dayanıklılığını sürekli sınadı.
Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, Orta Doğu'daki savaşlar, ticaret tarifelerinin yükselmesi, ekonomik yaptırımların siyasi silah olarak kullanılması ve enerji arzındaki kesintiler, dünya ekonomisinin ağır bir krize sürüklenebileceği yönünde tahminlere yol açtı.
Ancak en kötümser senaryolar, en azından bugüne kadar gerçekleşmedi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva da geçen yıl Dünya Ekonomik Görünüm Raporu öncesinde yaptığı değerlendirmede, küresel ekonominin çeşitli şokların yarattığı önemli baskılara genel olarak dayanabildiğini belirtmişti.
Middle East Eye için kaleme aldığı analizde eski İtalyan diplomat Marco Carnelos, bu dayanıklılığın gerçek olduğunu kabul etmekle birlikte, görünenden çok daha kırılgan temellere dayandığını savunuyor.
Carnelos'a göre küresel ekonomi krizleri aşmaktan ziyade, krizlerin yarattığı koşullara uyum sağlayarak ayakta kalıyor. Ancak bu uyumun ekonomik ve siyasi maliyeti giderek büyüyor.
Küresel ticaret çökmek yerine yön değiştirdi
Son yıllarda dünya ekonomisinin dayanıklılığını sağlayan temel mekanizmalardan biri, ticaret ve finans akımlarının yeni koşullara uyum sağlaması oldu.
Ticaret tamamen durmak yerine farklı güzergâhlara yöneldi. Enerji tedarik zincirleri çeşitlendirildi ve ülkeler alternatif ticaret ortakları geliştirdi.
Merkez bankaları ise uluslararası para sistemindeki riskleri azaltmak amacıyla rezervlerinin bileşimini değiştirmeye başladı.
Carnelos, bu gelişmelerin küresel sistemin siyasi baskılar altında parçalanmadığını, aksine yeni koşullara uyum sağladığını gösterdiğini belirtiyor.
Ancak bu esnekliğin uzun vadeli dayanıklılıkla karıştırılmaması gerektiği uyarısında bulunuyor.
Merkez bankaları dolardan uzaklaşıyor, altına yöneliyor
Küresel finans sistemindeki değişimin en belirgin göstergelerinden biri, merkez bankalarının altın rezervlerini artırması.
Dünya Altın Konseyi'nin (World Gold Council) 2026 Merkez Bankası Altın Rezervleri Anketi, uluslararası rezerv yönetimindeki dönüşümü ortaya koyuyor.
Son dokuz yılın en yüksek katılımıyla 76 merkez bankasının yanıt verdiği ankete göre, katılımcıların yüzde 89'u küresel merkez bankası altın rezervlerinin gelecek 12 ayda artmasını bekliyor.
Kendi rezervlerini artırmayı planlayan merkez bankalarının oranı da rekor seviyeye ulaştı.
Carnelos'un aktardığı değerlendirmeye göre altın, 1990'ların ortalarından bu yana ilk kez küresel merkez bankası rezervlerinde ABD Hazine tahvillerini geride bırakarak en büyük tekil varlık kalemi haline geldi.
Bu eğilimin arkasında yalnızca altın fiyatlarındaki yükseliş değil, uluslararası finansal varlıkların siyasi yaptırımlara maruz kalabileceği endişesi de bulunuyor.
Rusya'nın rezervlerinin dondurulması dönüm noktası oldu
Carnelos'a göre merkez bankalarının rezerv tercihlerindeki değişimin en önemli nedenlerinden biri, 2022 yılında Rusya Merkez Bankası'nın yurt dışındaki varlıklarının dondurulmasıydı.
Ukrayna savaşının başlamasının ardından Batılı ülkeler, Rusya'nın yaklaşık 300 milyar dolarlık egemen varlığına erişimini engelledi.
Bu gelişme, özellikle Batı dışındaki ülkelerde rezervlerin güvenliği konusunda yeni soru işaretleri yarattı.
Yazar, rezerv yöneticilerinin ABD doları cinsinden varlıklarının ağırlığını azaltarak altın gibi alternatiflere yönelmeye başladığını belirtiyor.
Ancak bu değişim, ülkelerin mevcut uluslararası finans sistemini tamamen terk ettiği anlamına gelmiyor.
Carnelos'a göre merkez bankaları sistemin dışında yeni bir yapı kurmaktan ziyade, mevcut sistemin içinde kendilerini siyasi ve finansal risklere karşı korumaya çalışıyor.
Küresel borç 365 trilyon doları aştı
Küresel ekonominin dayanıklılığını tehdit eden ikinci büyük unsur ise hızla büyüyen borç stoku.
Uluslararası Finans Enstitüsü'nün (IIF) Küresel Borç İzleme Raporu'na göre hükümetler, hanehalkları, şirketler ve finans kuruluşlarının toplam borcu 2026 yılının ilk yarısında 365 trilyon doları aştı.
Bu rakam, küresel borç stokunun üst üste altıncı çeyrekte de rekor kırdığı anlamına geliyor.
Gelişmekte olan ekonomilerin toplam borcu ise aynı dönemde 6,5 trilyon dolar artarak 110 trilyon doların üzerine çıktı.
IMF Başkanı Georgieva da küresel kamu borcunun 2029 yılına kadar dünya gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 110'una ulaşabileceği uyarısında bulundu.
Carnelos'a göre sorun yalnızca borç miktarının büyüklüğü değil, büyük ekonomilerin bu eğilimi tersine çevirmek için yeterli adımları atmaması.
Ülkeler borçlanmayı sürdürürken, gelecekte ortaya çıkabilecek yeni krizlere karşı kullanabilecekleri mali kaynaklar giderek daralıyor.
ABD'nin 40 trilyon dolarlık borcu büyük risk
Yazar, küresel borç sorununun merkezinde ABD'nin bulunduğuna dikkat çekiyor.
ABD federal borcunun 40 trilyon dolar seviyesine ulaşmasını uluslararası ekonomi açısından önemli bir tehdit olarak değerlendiren Carnelos, Hazine Bakanı Scott Bessent'in borç yükünü kontrol altına alma çabalarına işaret ediyor.
ABD'nin borçlanma ihtiyacının büyümesi, yalnızca Amerikan kamu maliyesini değil, küresel finansal koşulları da etkiliyor.
ABD Hazine tahvili getirilerindeki yükseliş, uluslararası borçlanma maliyetlerini artırırken gelişmekte olan ekonomilere yönelik sermaye akımlarını da zorlaştırabiliyor.
Carnelos'a göre mevcut borç düzeyi, gelecekte yaşanabilecek askeri, siyasi veya ekonomik şokların etkilerini hafifletmek için kullanılabilecek mali alanı daraltıyor.
Bu nedenle dünya ekonomisinin bugünkü dayanıklılığının gelecekte de korunacağı varsayılamaz.
Rusya'nın dondurulan varlıkları yeni bir tartışma yarattı
Küresel ekonomik düzenin karşı karşıya olduğu üçüncü önemli sorun, ekonomik yaptırımların ve finansal araçların giderek daha fazla siyasi amaçlarla kullanılması.
Rusya'nın dondurulan merkez bankası rezervleri bu tartışmanın merkezinde bulunuyor.
2022 yılından bu yana dünya genelinde yaklaşık 300 milyar dolarlık Rus egemen varlığına erişim engellenirken, bunun yaklaşık 210 milyar avroluk bölümü Avrupa Birliği sınırları içerisinde tutuluyor.
Avrupa Birliği'nin Ukrayna'ya yönelik 140 milyar avroluk bir "tazminat kredisi" oluşturma önerisi, bu varlıkların geleceğine ilişkin tartışmaları daha da yoğunlaştırdı.
Önerilen mekanizmaya göre Ukrayna, krediyi ancak Rusya'nın savaş tazminatı ödemesi halinde geri ödeyecek.
Carnelos, bu düzenlemenin uygulanması durumunda yaptırımlar kapsamında dondurulan egemen varlıkların jeopolitik bir hedefin finansmanında kullanılmasına yönelik önemli bir emsal oluşacağını savunuyor.
Rusya Merkez Bankası ise varlıkların büyük bölümünü elinde bulunduran Brüksel merkezli Euroclear'a dava açarak söz konusu girişimin hukuka aykırı olduğunu ileri sürdü.
Uluslararası finans sisteminin tarafsızlığı sorgulanıyor
Carnelos'a göre Rusya'nın rezervleriyle ilgili gelişmeler, yalnızca Moskova ile Batılı ülkeler arasındaki bir anlaşmazlık olarak değerlendirilmemeli.
Bu uygulamaların gelecekte başka ülkelere karşı da kullanılabileceği ihtimali, özellikle Batı dışındaki merkez bankalarının rezerv politikalarını etkileyebilir.
Yazar, egemen varlıkların siyasi hedefler doğrultusunda kullanılmasının uluslararası finans sisteminin tarafsızlığına duyulan güveni aşındırabileceğini savunuyor.
Bu durum, merkez bankalarının altın rezervlerini artırma eğilimini güçlendiren faktörlerden biri olarak değerlendiriliyor.
Ancak Batılı hükümetler açısından söz konusu yaptırımlar, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırısına karşı ekonomik baskı oluşturmanın araçları arasında yer alıyor.
Dolayısıyla aynı uygulamalar, farklı ülkeler tarafından uluslararası güvenlik ve finansal egemenlik açısından birbirinden farklı biçimlerde yorumlanıyor.
Dünya Ticaret Örgütü yedi yıldır kilitlenmiş durumda
Küresel ekonomik düzenin kurumsal sorunları yalnızca finans sistemiyle sınırlı değil.
Dünya Ticaret Örgütü'nün (DTÖ) ülkeler arasındaki ticari anlaşmazlıklarda nihai karar vermesi gereken Temyiz Organı, Aralık 2019'dan bu yana işlevini yerine getiremiyor.
Bu durumun temel nedeni, ABD'nin yeni yargıç atamalarını engellemesi.
Carnelos'un aktardığına göre 30'dan fazla temyiz başvurusu çözümsüz durumda bulunuyor.
Mevcut sistemin yerine oluşturulan Çok Taraflı Geçici Temyiz Tahkim Düzenlemesi ise yalnızca bir uyuşmazlığı sonuçlandırabildi.
Yazar, ticaret anlaşmazlıklarının ülkelerin ekonomik ve siyasi güçlerinden bağımsız biçimde çözülmesini amaçlayan kurumsal mekanizmanın giderek etkisizleştiğine dikkat çekiyor.
Bu gelişme, küresel ticarette kurallara dayalı sistemin geleceğine ilişkin kaygıları artırıyor.
Batı ile dünyanın geri kalanı aynı ekonomik düzeni farklı görüyor
Carnelos'un analizindeki temel tartışmalardan biri, Batılı ülkeler ile Batı dışındaki ekonomilerin uluslararası ekonomik düzene ilişkin farklı değerlendirmeleri.
Yazara göre iki taraf da küresel borcun sürdürülemez bir eğilim gösterdiğini ve uluslararası kurumların baskı altında olduğunu kabul ediyor.
Ancak sorunların nedenleri ve kullanılan politika araçlarının meşruiyeti konusunda önemli görüş ayrılıkları bulunuyor.
Batılı hükümetler ekonomik yaptırımları, dondurulan varlıkları ve ticari kısıtlamaları çoğunlukla dış saldırganlığa karşı savunma araçları olarak değerlendiriyor.
Batı dışındaki bazı ülkeler ise aynı uygulamaları, uluslararası ekonomik sistemin iddia edildiği kadar tarafsız olmadığına ilişkin kanıtlar olarak görüyor.
Hindistan Dışişleri Bakanı S. Jaishankar'ın 2022 yılında Avrupa ülkelerine yönelik eleştirisi de bu yaklaşımın örneklerinden biri olarak gösteriliyor.
Jaishankar, Avrupa'nın kendi sorunlarını bütün dünyanın sorunları olarak görürken, dünyanın geri kalanındaki sorunlara aynı yaklaşımı göstermediği anlayışından uzaklaşması gerektiğini söylemişti.
Carnelos, Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'ta yaptığı açıklamaları da Batı içinden mevcut uluslararası düzenin eşitsizliklerini kabul eden değerlendirmeler arasında gösteriyor.
Küresel ekonomi çökmedi, ancak daha kırılgan hale geliyor
Carnelos, analizinde uluslararası ekonomik sistemin yakın zamanda tamamen parçalanacağını öne sürmüyor.
Aksine, dünya ekonomisinin son yıllarda beklenenden çok daha yüksek bir uyum kapasitesi gösterdiğini kabul ediyor.
Ticaret yollarının değişmesi, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve merkez bankalarının rezervlerini yeniden yapılandırması, bu uyumun somut örnekleri.
Ancak yazara göre asıl mesele, kısa vadeli uyum yeteneğinin uzun vadeli istikrarla karıştırılması.
Rekor düzeydeki küresel borç, uluslararası ticaret anlaşmazlıklarını çözmesi gereken kurumların işlevsizleşmesi ve egemen varlıkların siyasi amaçlarla kullanılmasının yaygınlaşması, ekonomik sistemin gelecekteki krizlere karşı dayanıklılığını azaltabilir.
Üstelik Batı ile Batı dışındaki ülkelerin uluslararası ekonomik düzenin temel amaçları konusunda giderek daha fazla ayrışması, bu sorunların ortak çözümlerle aşılmasını zorlaştırıyor.
Carnelos'un temel uyarısı şu noktada yoğunlaşıyor: Dünya ekonomisinin bugüne kadar büyük şoklara dayanabilmiş olması, gelecekte de aynı başarıyı göstereceğinin garantisi değil.
Kaynak: Marco Carnelos, Middle East Eye
Bu yazı, eski İtalyan diplomat Marco Carnelos'un Middle East Eye'da yayımlanan analizinden derlenmiştir. Görüş ve değerlendirmeler yazara aittir.
Piyasalarda yalnız değilsiniz
Bu haberle ilgili detaylı rapor ve analizlere, uzman desteğiyle Akanak Insights'a ulaşın.




