Dolar/TL47,90
0.08%
Euro/TL55,55
0.31%
Gram Altın6.860,77
0.48%
BIST 10014.082,10
0.64%
Brent Petrol$88,62
0.11%
Gümüş/Ons$65,86
1.16%
Dünya

Burak Köylüoğlu:  Hürmüz’den Tayvan’a: Yeni Soğuk Savaşın Cepheleri

Artık zamanlar çok değişti. Soğuk Savaş’ın temel mücadele alanı ideolojiydi: kapitalizm ve komünizm. Bugünkü mücadelenin merkezinde ise üretim kapasitesi, teknoloji, enerji, kritik hammaddeler, finans sistemi ve ticaret yolları var. Ve Çin’in yükselişi devam ettikçe bu mücadelenin coğrafyasının İran’la sınırlı kalacağını düşünmek fazlasıyla iyimser olur.

19 Ağustos 2026

Burak Köylüoğlu:  Hürmüz’den Tayvan’a: Yeni Soğuk Savaşın Cepheleri

Yeni Orta Doğu savaşının sadece İran’la ilgili olduğunu düşünüyorsanız, haritaya biraz uzaktan bakmanızda fayda var.

 

İsrail’in güvenlik için taarruz politikası, İran’ın uranyum zenginleştirme programı, balistik füze teknolojileri, İran’daki molla rejimi, Trump yönetiminin dünya vizyonu; bu değişkenler çok daha büyük bir şemanın sadece parçaları.

 

Asıl büyük resim, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1945’ten itibaren askeri, politik, ekonomik, finansal, teknolojik, kültürel üstünlüğünün korunması üzerine çizilmişti.

 

ABD’nin politik çevrelerinin en üst katmanlarında Çin’in çevrelenmesi meselesinin ABD’nin bir süper güç olarak yerini korumasının ayrılmaz parçası olduğu kabul ediliyor. Hatta bazı Amerikan stratejistleri, Çin’in dizginlenememesi durumunda II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın zaferle sonuçlanması ile elde edilen kazanımlarının tehlikede olacağını öne sürüyorlar.

 

Bu konuda Amerikalıların endişesi pek yersiz değil. Aşağıda yer alan World Bank verileri Çin’in nasıl bir atak içinde olduğunu gösteriyor.

 

burak1

 

World Bank verileri ile, 2025 yılında küresel ekonominin büyüklüğü 118.35 trilyon USD. ABD 30.77 trilyon USD, Çin 19.50 trilyon USD büyüklüğe sahip.

 

Okurlarım çok iyi bilir ki, GDP/GSYH rakamlarına tek başına bakmayı tercih etmem. Çin bugün güneş panellerinde, lityum-iyon bataryalarda, LFP bataryalarda, elektrikli araçlarda, ticari drone teknolojilerinde, 5G donanımda, endüstriyel robotlarda, gemi inşasında, yüksek hızlı demiryollarında, nükleer reaktörlerde çok güçlü konumda.

 

Artık Çin ucuz iş gücü ile rekabet etmiyor. Çin’in modeli; ucuz enerji, mega ölçekli fabrikalar, yaygın endüstriyel robot kullanımı, batarya teknolojileri ve yerel AI ile büyük bir rekabet gücü yaratmak. Bizim büyük Türk iş insanlarının anlayamadığı ve kavrayamadığı Çin gerçeği de bu. Halen düşünüyorlar ki, Çin sadece ölçek, ucuz işçilik ve devlet teşvikleri ile maliyet ve fiyat avantajı elde ediyor. Aslında birçok Çin şirketi tek tek, pek çok kritik başarı kriterini yılların kapitalist şirketlerinden aynı anda çok iyi yönetir hale geldi. Örneğin bugün beyaz eşya sektöründe Arçelik’in son 10 yıldaki başarısızlığının (daha büyük, daha borçlu ve zarar eden bir şirket haline gelmesi) nedeni de aynı mantık hatalarına dayanıyor. Neyse Koç Holding grubunun vaka analizi olarak okutulacak yönetim hatalarından biri bu yazının konusu değil.

 

İşte bu noktada Çin’in ekonomik modelinden yukarı doğru çıkalım ve büyük jeopolitik mücadeleyi beraber analiz edelim.

 

İran: Yeni Soğuk Savaşın Yeni Cephesi

 

İran savaşı ilk bakışta İsrail-İran, biraz daha geniş açıdan bakıldığında ise ABD-İran savaşı gibi görünüyor. Haritayı biraz daha küçültün. Fark etmediğiniz detayları göreceksiniz.

 

İran, Çin açısından sıradan bir Orta Doğu ülkesi değildir. Çin’in hızla büyüyen sanayi makinesinin en önemli ihtiyaçlarından birinin enerji olduğunu biliyoruz. Çin dünyanın en büyük petrol ithalatçılarından biri ve ithal ettiği petrolün önemli bölümü Orta Doğu’dan geliyor. İran ise yalnızca önemli bir petrol ve doğal gaz rezervine sahip değil; aynı zamanda Basra Körfezi’nin çıkış kapısı olan Hürmüz Boğazı’nın kuzey kıyısını kontrol ediyor.

 

İran’ın jeopolitik değeri her zaman, ürettiği petrolden ve enerjiden daha büyüktür.

 

Çünkü Çin’in ekonomik mucizesinin çok kritik bir sorunu var: Çin devasa bir sanayi gücü haline geldi ama bu sanayiyi besleyen enerji kaynaklarının önemli bölümü Çin’in kontrol etmediği deniz yollarından taşınıyor.

 

Ve burada karşımıza Amerika Birleşik Devletleri çıkıyor. ABD, Pasifik Savaşı’nın dönüm noktaları olan 1942 Midway ve Guadalcanal Harekâtı’ndan beri dünyanın en güçlü küresel deniz gücüne sahip. Üstelik bu deniz gücü, ABD’nin teknolojik olarak birkaç kuşak ilerideki hava gücü ve küresel ölçeğe yayılmış üs ağıyla birleştiğinde çok daha anlamlı bir üstünlüğe dönüşüyor.

 

ABD dünyanın en büyük ekonomisi olmanın ötesinde, küresel deniz yollarında askeri güç projeksiyonu yapabilen yegâne ülke. Basra Körfezi’nden Hint Okyanusu’na, Malakka Boğazı’ndan Güney Çin Denizi’ne kadar Çin’in enerji ve ticaret damarlarının önemli bölümü Amerikan gücünün erişim alanında.

 

Dolayısıyla İran meselesini yalnızca Tahran’ın nükleer programı, İsrail’in güvenliği veya mollaların Orta Çağ’da kalmış ideolojisi üzerinden anlamaya çalışmak büyük bir gaf.

 

İran aynı zamanda Çin’in Batı Asya’daki stratejik ortaklarından biri. Rusya açısından da Batı baskısını dağıtan, Amerikan kaynaklarını başka bir cepheye bağlayan ve Moskova’nın kurmaya çalıştığı Batı karşıtı düzenin önemli unsurlarından biri. Unutmayalım ki İran Savaşı ve devam eden Ukrayna Savaşı aslında iç içe girmiş iki savaş.

 

Karşı tarafta ise İsrail yalnız değil. İsrail’in arkasında doğrudan veya dolaylı biçimde ABD’nin askeri, teknolojik ve diplomatik kapasitesi bulunuyor. Tipik bir tanımlama ile ABD-İsrail ekseni.

 

Diğer tarafta İran; arkasında farklı çıkar ve bağlılık dereceleriyle Çin ve Rusya.

 

Soğuk Savaş boyunca Kore’de, Vietnam’da, Afganistan’da, Angola’da ve dünyanın başka bölgelerinde gördüğümüz modelin modern bir versiyonu.

 

Ama şunu asla unutmayınız: Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in çıkarları sonuna kadar paralel gitmez.

 

İsrail Washington’ın Taşeronu Değildir

 

Bu çıkar ayrılığının belki de en çarpıcı örneği İsrail’in nükleer silah programıdır.

 

Bugün ABD ile İsrail arasındaki yakınlığa bakarak geriye doğru tarih yazarsanız, ortaya oldukça yanıltıcı bir tablo çıkar. Çünkü 1960’ların başında Washington, İsrail’in nükleer silah sahibi olmasını Amerikan çıkarları açısından ciddi bir sorun olarak görüyordu.

 

Başkan John F. Kennedy bu konuda özellikle ısrarcıydı.

 

Kennedy yönetiminin temel endişesi açıktı: İsrail’in nükleer silah geliştirmesi Mısır başta olmak üzere bölgedeki diğer ülkeleri de aynı yola sürükleyebilir ve Orta Doğu’da kontrol edilmesi çok daha zor bir nükleer silahlanma yarışı başlayabilirdi.

 

Bu nedenle Kennedy, İsrail’in Dimona’daki nükleer tesislerinin düzenli Amerikan denetimine açılmasını istedi. Üstelik bunu diplomatik bir temenniden ibaret bırakmadı.

 

1963’te Başbakan David Ben-Gurion’a ve ardından onun yerine geçen Levi Eshkol’a gönderdiği mesajlarda Kennedy’nin tonu giderek sertleşti. Washington, Dimona hakkında güvenilir bilgi elde edemezse Amerika’nın İsrail’e verdiği desteğin ciddi biçimde tehlikeye girebileceğini açıkça ifade ediyordu.

 

ABD Başkanı, en yakın Orta Doğu ortaklarından birine neredeyse ültimatom veriyordu.

 

Mesele kişisel bir Kennedy-Netanyahu benzeri liderler çatışması da değildi. Mesele iki devletin çıkarlarının aynı olmamasıydı.

 

İsrail açısından nükleer caydırıcılık, kendisinden nüfus ve coğrafya olarak çok daha büyük düşmanlarla çevrili küçük bir devletin nihai hayat sigortasıydı.

 

ABD açısından ise aynı nükleer silah, bütün Orta Doğu’da nükleer silahlanmayı tetikleyebilecek stratejik bir problemdi.

 

Aynı eksende yer alan, aynı meseleye bakan iki devlet birbirinin tam tersine yakın politikalar ve öncelikler üretebiliyordu.

 

Meraklı okuyucularım için bir not daha: Kennedy’nin meşhur mektubundan tam 141 gün sonra Kennedy 22 Kasım 1963 tarihinde Dallas’ta öldürülecekti. Suikastın arkasında CIA, FBI, Pentagon içindeki bir cunta, mafya, Castrocular veya anti Castrocular, Sovyetler, Mossad veya başka aktörlerin bulunduğuna ilişkin çok sayıda teori ortaya atılmış olsa da bunların hiçbiri kesin olarak kanıtlanmış değildir.

 

Ama şunu ben ekleyeyim: Lee Harvey Oswald’ın 1940 model Carcano (silah 1891’de tasarlanmıştı) ile uzaklaşan, hareketli bir hedefe kısa sürede üç atış yaptığına, her atıştan sonra silahın sürgüsünü çekerek yeni mermiyi namluya sürdüğüne ve atışların ikisinde isabet kaydettiğine inanıyorsanız, benim de Noel Baba olduğumu kabul edebilirsiniz.

 

Hikâyenin daha karanlık bir bölümü ise birkaç yıl sonra Pennsylvania’nın küçük bir kasabasında ortaya çıktı.

 

Apollo’da faaliyet gösteren Nuclear Materials and Equipment Corporation’ın —NUMEC— tesislerinde Amerikan hükümetine ait yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun önemli miktarlarda eksik olduğu belirlendi. Yıllar içinde yüzlerce kilogram U-235’in muhasebesi tartışma konusu haline geldi. Bu tam bir rezaletti.

 

Amerikan istihbarat ve güvenlik kurumları daha sonra bu malzemenin bir bölümünün İsrail’in nükleer programına aktarılmış olabileceği ihtimalini araştırdı.

 

Şüpheleri daha da ilginç hale getiren ayrıntılar vardı. 1968’de NUMEC tesisini ziyaret eden İsrailli grubun içinde, daha sonra İsrail istihbaratıyla bağlantısı ortaya çıkan isimler bulunuyordu. Bunlardan biri, yıllar sonra Jonathan Pollard casusluk skandalının da merkezinde yer alacak Rafi Eitan’dı.

 

CIA içinde bazı üst düzey yetkililer kayıp uranyumun İsrail’e ulaştığı sonucuna vardı.

 

Ancak burada önemli bir çizgi çekmek gerekiyor: NUMEC’ten İsrail’e uranyum kaçırıldığı hiçbir zaman kesin biçimde kanıtlanamadı. FBI, CIA, Atomic Energy Commission ve daha sonra başka Amerikan kurumlarının yıllarca süren araştırmaları şüpheleri ortadan kaldıramadı; fakat kamuya açık kanıtlar da meseleyi tartışmasız biçimde çözemedi.

 

Dolayısıyla NUMEC hâlâ Amerikan-İsrail ilişkilerinin en gizemli nükleer dosyalarından biridir.

 

Ama asıl mesele bu değildir.

 

Kennedy’nin Dimona çıkışı, NUMEC soruşturmaları, 1956 Süveyş Krizi, Obama-Netanyahu arasındaki İran nükleer anlaşması çatışması ve Biden yönetiminin Gazze savaşı sırasında bazı silah sevkiyatlarını durdurması aynı gerçeğin farklı dönemlerde ortaya çıkan örnekleridir:

 

İsrail Amerikan dış politikasının basit bir taşeronu olmadığı gibi, Amerikan dış politikası da İsrail’in güvenlik politikasının Washington şubesi değildir.

 

İki ülke çok geniş bir stratejik çıkar kümesini paylaşırlar. Ama kümeler birbirinin aynısı değildir. İsrail, Netanyahu’dan ya da onun ultra muhafazakâr koalisyon ortaklarından ibaret değildir. İsrail’i anlamak için bu ülkenin çok parçalı siyasi yapısını ve ekonomik değişkenlerini anlamak gerekiyor. Belki de bu konuda da bir yazı yazarım. Kısa bir not düşerek, parantezi kapatıyorum: İsrail’in ekonomik, askeri ve sosyal yapısı uzun süreli savaşlar veya çatışmalar için elverişli değildir.

 

Yeni Soğuk Savaş Sıcak Savaşa Döner mi?

 

Günümüzde büyük güçler birbirleriyle doğrudan savaşmıyorlar. Sovyet lideri Stalin döneminde dahi, iki süper güç doğrudan savaştan kaçındılar. Özellikle 1948-1949 Berlin Krizi ve 1962 Küba Füze Krizi doğrudan çatışma olasılığının en yüksek olduğu örneklerdi. Ama her ikisinde de geri adım atıldı.

 

Çünkü nükleer çağda bunun maliyeti akıl almayacak kadar yüksek. Bunun yerine rekabet, üçüncü ülkeler ve bölgesel savaşlar üzerinden yürütülüyor.

 

Artık zamanlar çok değişti. Soğuk Savaş’ın temel mücadele alanı ideolojiydi: kapitalizm ve komünizm. Bugünkü mücadelenin merkezinde ise üretim kapasitesi, teknoloji, enerji, kritik hammaddeler, finans sistemi ve ticaret yolları var.

 

Ve Çin’in yükselişi devam ettikçe bu mücadelenin coğrafyasının İran’la sınırlı kalacağını düşünmek fazlasıyla iyimser olur.

 

Haritada İran’dan doğuya doğru ilerlediğinizde önce Hürmüz Boğazı’nı, sonra Hint Okyanusu’nu, ardından Malakka Boğazı’nı ve Güney Çin Denizi’ni görürsünüz.

 

Yolun sonunda ise Tayvan vardır.

 

Çin’in Büyük Siyasi Hedefi: Utanç Yüzyılını Bir Daha Yaşamamak

 

Çin’in yükselişini anlamak için yalnızca fabrikalarına, ihracatına veya askeri harcamalarına bakmak yetmez. Çin’in tarih kitaplarına da bakmak gerekir.

 

Çünkü modern Çin devletinin siyasi hafızasının merkezinde yaklaşık yüz yıllık bir travma vardır: “Utanç Yüzyılı”.

 

1839’da başlayan Afyon Savaşları’ndan 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar Çin, Batılı devletlerin ve Japonya’nın askeri, ekonomik ve siyasi müdahalelerine maruz kaldı. Limanlarını yabancılara açmak zorunda bırakıldı, kendi topraklarında yabancılara imtiyazlar verdi, Hong Kong’u kaybetti ve sonunda Japon işgalinin korkunç sonuçlarını yaşadı.

 

Çin Komünist Partisi’nin kendi meşruiyet anlatısı bu tarihle yakından bağlantılıdır: Bir daha asla!

 

Xi Jinping’in “Çin ulusunun büyük yeniden doğuşu” dediği siyasi proje tam olarak bu tarihsel hafızanın üzerine oturuyor.

 

Bu nedenle Çin açısından ekonomik büyüme yalnızca zenginleşmek değildir. Teknolojik bağımsızlık yalnızca daha fazla patent almak değildir. Güçlü bir donanma yalnızca daha fazla savaş gemisine sahip olmak değildir.

 

Çin’in kaderinin bir daha Washington’da, Londra’da, Tokyo’da veya başka bir başkentte belirlenememesi.

 

Ve bu hikâyenin kapanmamış son büyük dosyasının adı Tayvan’dır. Rusya için Ukrayna konusu ne ise, Tayvan Çin için çok daha önemlidir. Ama bu ifadelerim Tayvan’da yakın tarihte bir Çin işgali beklediğim anlamına gelmiyor.

 

Washington Rakiplerini Zayıflatırken Çin’in Elini Güçlendirdi

 

Ukrayna savaşı başladığında Batı’nın temel stratejisi Rusya’yı ekonomik olarak izole etmekti. Bu politika Rusya’ya gerçekten çok ciddi maliyetler yükledi.

 

Ama bu politikanın çok önemli bir yan etkisi oldu. Batı Rusya’yı kendisinden uzaklaştırırken Rusya’yı Çin’e yaklaştırdı.

 

Rus petrolü, doğal gazı ve hammaddeleri giderek daha fazla doğuya yöneldi. Rusya’nın Batı teknolojisine, sermayesine ve pazarlarına erişimi daralırken Çin’in Rusya üzerindeki ekonomik ve siyasi ağırlığı arttı.

 

Savaş öncesinde Çin ve Rusya iki büyük güç olarak ortaklık kuruyordu. Bugün bu ilişki giderek büyük ortak ile küçük ortak arasındaki ilişkiye benziyor. Rusya’nın devasa hammaddeleri ve enerji kaynakları çok uygun fiyatlarla Çin ekonomisinin hizmetine sunulmuş oldu.

 

Böylece Almanya’nın Rusya ile kurmaya çalıştığı ucuz enerji-hammadde ve sanayi tamamlayıcılığının asıl kazananı sonunda Çin oldu.

 

Üstelik Çin bunun için tek bir askerini Ukrayna’ya göndermek zorunda kalmadı.

 

İran savaşı da farklı bir mekanizmayla Çin’in işine yarıyor.

 

ABD’nin stratejik önceliği Çin’i çevrelemek ve Pasifik’teki askeri kapasitesini artırmaksa, Washington’un Orta Doğu’ya ayırmak zorunda kaldığı her uçak, her hava savunma sistemi, her savaş gemisi Beijing açısından kazançtır.

 

Çünkü Amerika’nın kaynakları da sonsuz değildir. Washington aynı anda Ukrayna’da Rusya’yı, Orta Doğu’da İran’ı ve Pasifik’te Çin’i çevrelemeye çalışıyor.

 

Çin sabırla izliyor, ticaret yapıyor, sanayisini büyütüyor ve askeri kapasitesini artırıyor.

 

Ancak İran savaşının Çin açısından tehlikeli bir tarafı da var.

 

Çin dünyanın en büyük enerji ithalatçılarından biri ve ithal petrolünün önemli bölümü Orta Doğu’dan geliyor. Hürmüz Boğazı’nda uzun süreli bir kesinti Çin ekonomisini ABD ekonomisinden çok daha ağır vurabilir.

 

Ama Çin’in Aşil topuğu tam da burada…

 

Çin dünyanın fabrikası haline geldi, fakat bu devasa fabrikanın enerji hatlarının önemli bir bölümü hâlâ kendi kontrolünde değil. Daha da önemlisi Çin ekonomisinin performansı rakiplerinin pazarlarına bağımlı.

 

Çin açısından mesele yalnızca Amerika’yı ekonomik büyüklükte yakalamak değildir. Mesele, Amerika’nın gerektiğinde Çin ekonomisinin boğazına basabileceği noktaları tek tek ortadan kaldırmaktır.

 

Burak Köylüoğlu

 

9 Ağustos 2026

 

Son Söz

 

1900’deki Boxer Ayaklanması’nın ardından Çin, tarihinin en ağır aşağılanmalarından birini yaşadı. Başkent Pekin birleşik olarak hareket eden yabancı ordular tarafından işgal edilmiş, Qing Hanedanı Sekiz Devlet İttifakı’nın (Britanya, Fransa, Almanya, Rusya, İtalya, Japonya, ABD ve Avusturya-Macaristan) şartlarını kayıtsız şartsız olarak kabul etmek zorunda kalmıştı.  Çin’in kendi başkentinde dahi kendi iradesini dayatamadığı günlerdi.

 

O müthiş döneme ilişkin anıların birinde İngiliz elçisi Sir Claude Maxwell MacDonald’ın İmparatoriçe Cixi’ye verdiği belirtilen öğüt birkaç kelimeyle özetlenir:

 

Sadece sabırlı olunuz Majesteleri.

Çinliler sabırlı oldular.

Yazarın izniyle blog sitesinden yayınlandı

Paylaş